ISSN: 2149-2247 | E-ISSN: 2149-2549
ERCİYES MEDICAL JOURNAL - Erciyes Med J: 30 (2)
Volume: 30  Issue: 2 - 2008
ORIGINAL ARTICLE
1.Can Laboratory and Clinical Signs Predict Persistence in Gestational Trophoblastic Disease?
Nermin Köşüş, Çetin Çelik, Aydın Köşüş
Pages 57 - 64
Amaç: Gestasyonel trofoblastik hastalıkların (GTH) laboratuvar ve klinik bulguları ve bunların GTH sürerliliğinin tahmin edilmesinde kullanımı araştırıldı.
Gereç ve Yöntem: GTH tanısı alan 92 hasta prospektif olarak incelendi. Hastalar komplet mol, parsiyel mol, invaziv mol ve koryokarsinom olarak 4 gruba ayrıldı. Hastalar klinik, ultrason ve laboratuar tetkikleri ile sürerliğin gelişimi olasılığı açısından değerlendirildi. Sürerlilik hastalığı olanlara metotreksat-folinic asit tedavisi; yeterli cevap alınamayanlarda kombine kemoterapi; çocuk isteği olmayan uygun yaştaki hastalara histerektomi uygulandı.
Bulgular: Molar gebelik ve koryokarsinom oranı sırasıyla 4,8/1000 ve 2/10.000 olarak bulundu. Ýnvaziv mol grubunda ortalama yaş ve tedavi öncesi beta-hCG seviyesi daha yüksekti. Komplet ve invaziv mol grubunda Teka-lutein kistleri ve aşırı uterin büyüme daha fazla görüldü. Bu bulguların görüldüğü hastalarda sürerlilik gelişiminin daha fazla olduğu bulundu.
Sonuç: Persistan GTH'da sürerlilik, klinik ve biyokimyasal belirteçlerle tahmin edilebilir. Bu risk 35 yaşın altındakilerde, teka-lutein kistlerinin yokluğunda ve beta-hCG'nin 100.000 IU'nin altında olduğunda düşüktür. HCG seviyesinin negatif prediktif değeri tek başına, diğer parametrelerle kombine edilmeden düşük sürerlilik riskini aynı oranda göstermektedir. Erken tanı ve etkin tedavi ile sürerlilik gösteren hastalıkların prognozu oldukça iyidir.
Purpose: Laboratory and clinical signs of gestational trophoblastic disease (GTD) and their importance in the prediction of persistence of this disease were evaluated.
Material and Methods: Ninety-two patients with GTD were evaluated prospectively. Patients were divided into four groups as complete mole, partial mole, invasive mole and choriocarcinoma. All patients were evaluated for persistence by clinical, ultrasound and laboratory findings. Methotrexate+folinic acid were administered to the patients with persistent disease. Combined chemotherapy protocols were applied to patients with no mor minimum response. Hysterectomy was performed on older patients who had no desire for a child.
Results: Molar pregnancy and gestational choriocarcinoma rates were 4.8/1000 and 2/10,000 respectively. Mean age and mean beta-hCG levels were higher in the invasive mole group. Theca-lutein cysts and excessive uterine enlargement were detected in a higher proportion of patients with complete or invasive mole. These findings were seen more frequently in cases with persistence.
Conclusion: Persistent GTD can be predicted by clinical and biochemical markers. Risk of the development of persistence is lower in patients under the age of 35, in the absence of theca-lutein cysts and hCG level below 100,000 IU. In addition, negative predictive value of hCG level shows low risk of persistence to the same extent as negative predictive value of combination of parameters. With early detection and effective treatment, prognosis is excellent.

2.Effects of metformin therapy on malondialdehyde level and paraoxonase 1 activitiy in patients with polycystic ovary syndrome
Derya Koçer Cangül, Sabahattin Muhtaroğlu, Fahri Bayram
Pages 65 - 70
Amaç: Bu çalışmanın amacı, metformin tedavisinin, polikistik over sendromlu hastalarda kardiovasküler hastalık riskini artıran oksidatif stres üzerine etkilerini araştırmaktır.
Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya, 15 polikistik over sendromlu hasta ve 17 sağlıklı birey dahil edildi. Hasta grubuna altı ay süreyle, 2x850 mg/gün metformin tedavisi verildi. Çalışma gruplarından elde edilen serum örneklerinde serum androjen ve malondialdehid seviyeleri ve paraoksonaz 1 aktivitesi ölçüldü.
Bulgular: Polikistik over sendromlu hastalarda kontrol grubuna göre, paraoksonaz 1 aktivitesi anlamlı şekilde düşük; serum androjen ve malondialdehid seviyeleri ise anlamlı şekilde yüksek bulundu. Metformin tedavisinden sonra, paraoksonaz 1 aktivitesinde anlamlı artış; serbest testosteron, dihidroepiandrostenedion sülfat ve malondialdehid seviyesinde ise anlamlı azalma görüldü (p<0.05).
Sonuç: Polikistik over sendromlu hastalarda artmış reaktif oksijen türlerinin, paraoksonaz 1 aktivitesini azaltabileceği, malondialdehid düzeylerini ise yükseltebileceği tespit edildi. Bu hastalara uygulanan metformin tedavisinin, lipid peroksidasyonunu azaltıp, serum paraoksonaz 1 aktivitesini yükselterek, kardiovasküler riski artıran oksidatif stresi önleyebileceği düşünüldü.
Purpose: The aim of this study was to assess the effects of metformin on oxidative stress that may increase the risk of cardiovascular disease in patients with polycystic ovary syndrome.
Materials and methods: Fifteen patients with polycystic ovary syndrome and 17 healthy subjects were included in this study. Patients were treated with 2x850 mg/day metformin for six months. Serum androgen and malondialdehyde levels and paraoxonase 1 activity levels were measured in serum obtained from study groups.
Results: Significantly decreased paraoxonase 1 activities, but increased free testosterone, dihydroepyandrostenedione sulfate and Malondialdehyde levels were found in patients with polycystic ovary syndrome compared to those of controls. Paraoxonase 1 activities increased and Malondialdehyde levels decreased significantly after metformin therapy (p<0.05).
Conclusions: Increased reactive oxygen species levels in patients with polycystic ovary syndrome might result in decreasing antioxidant paraoxonase 1 activity and increasing Malondialdehyde levels. Metformin therapy may inhibit the risk of cardiovascular diseases by decreasing lipid peroxidation and increasing paraoxonase 1 activity.

3.The Effect of IV Paracetamol on the Hemodynamic Indices, Liver Functions and the Postoperative Analgesia in the Patients Underwent Major Orthopaedic Surgery
Harun Aydoğan, Kudret Doğru, Şevki Erdem, Cihangir Biçer, Recep Aksu, Adem Boyacı
Pages 71 - 77
Amaç: Bu çalışmada; anestezi öncesi iv parasetamol uygulamasının hemodinamik göstergelere ve karaciğer fonksiyonlarına etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntemler: Çalışmamız major ortopedik cerrahi uygulanacak ASA I-II risk grubunda, yaşları 18-65 arasında, 120 olgu üzerinde gerçekleştirildi. Çalışmaya dahil edilen olgular rasgele üç gruba ayrıldı: Grup I (n=40)'e yalnızca iv meperidin verildi. Grup II (n =40)'ye ameliyat bitiminden 30 dk önce 1 gr iv parasetamol infüzyonu yapıldı ve bu doz 6 saatte bir tekrarlandı. Grup III (n = 40)'e anestezi indüksiyonundan 30 dk önce 1 gr iv parasetamol infüzyonu yapıldı ve bu doz 6 saatte bir tekrarlandı. Her üç grupta da hasta kontrollü analjezi yöntemi iv meperidin yükleme dozu 0.5 mg/kg, set bolus dozu 0,1 mg/kg ve kilitli kalma süresi 10 dakika olacak şekilde uygulandı.
Bulgular: Kontrol grubunda parasetamol ve preemptif gruba kıyasla ameliyat sonrası 60. dakikada sistolik arter basıncı, ameliyat sonrası 30 ve 60ncı dakikada diyastolik arter basıncı ve entübasyon sonrası 15nci dakikada kalp atım hızı daha yüksek bulundu (p<0.05). Ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası ALT ve AST değerlerinde gruplar arasında anlamlı fark bulunamadı.
Sonuç: Majör ortopedik cerrahilerde ameliyat sonrası ağrı tedavisi amaçlı iv parasetamol kullanımının, anestezi indüksiyonu ve idamesinde olumsuz hemodinamik göstergelere neden olmadığı ve karaciğer fonksiyonlarını olumsuz yönde etkilemediği sonucuna ulaşılmıştır.
Purpose: We aimed the investigate of the effect of iv paracetamol on hemodynamic indices, liver functions in the patients underwent major orthopaedic surgery.
Material and Methods: This study was performed on 120 patients with ASA I-II risk group underwent major ortopaedic surgery. The patients are randomly divided into there groups: Group I (only iv meperidine), Group II (Parasetamol in doses 1g is intravenously given by infusion during the 30 mins ago end of the operation, and this dose is repeated in every 6 hours.) and Group III: Parasetamol iv 1gr is given by infusion during the 30 mins ago from the anesthesia induction, and this dose is repeated in every 6 hours. Patient Control Anaestesia (PCA) method; meperidin was administered via PCA as loading dose 0.5mg/kg, set bolus dose 0.1mg/kg and standing locked term 10 mins. Blood for ALT and AST taken on preoperative and postoperative 24th hour is examined.
Results: In control group, compared with parasetamol and preemptive groups, SAP in postop 60th, DAP in postop 30. and 60th mins, HR in postop 15th mins were recorded higher. The preop and postop examined ALT and AST were similar.
Conclusion: We concluded that iv paracetamol administration to the patients underwent to major ortopaedic surgery did not cause negative hemodynamic results and liver functions.

4.The Value of Low-Dose Multidetector CT and Virtual Bronchoscopy Findings in Pediatric Patients With Suspected Foreign Body Aspiration
Serap Doğan, Abdulhakim Coşkun, Ali Yıkılmaz, Leyla Hasdıraz, Fulya Tahan
Pages 78 - 83
Amaç: Sunulan çalışmada, yabancı cisim aspirasyonu şüphesi olan çocukların değerlendirilmesinde düşük doz çok kesitli BT ve sanal bronkoskopinin kullanılabilirliğini belirlemek amaçlanmıştır.
Hastalar ve Yöntem: Yabancı cisim aspirasyonu şüphesi olan ve ortalama yaşları 34.4 ay (6ay-10 yıl) olan 15 hastada (3 kız, 12 erkek) düşük doz (mA: 50-100) çok kesitli BT görüntüleri elde edildi. Çok kesitli BT bulguları prospektif olarak değerlendirildi ve rijid bronkoskopi sonuçları ile karşılaştırıldı.
Bulgular: On hastada trakeobronşiyal sistemde yabancı cisim tespit edildi. Yabancı cisimler 5 hastada sağ sistem bronşlarında, 4 hastada sol sistem bronşlarında ve 1 hastada distal trakea düzeyinde idi. Tüm hastalarda BT görüntüleri değerlendirme için optimaldi. 8 hastada çok kesitli BT ve rijid bronkoskopi bulguları birbirleri ile uyumluydu. Bir hasta yabancı cismi spontan çıkardı ve bu olguya rijid bronkoskopi yapılmadı. Diğer bir hastada yabancı cisim çok kesitli BT ve sanal bronkoskopi ile gösterilemedi. Bu hastada yabancı cismin bulunduğu bronşun havalandırdığı akciğer parankiminde infiltrasyon vardı. Kesitsel BT görüntülerinin ve sanal bronkoskopinin yabancı cisim aspirasyonu tanısında duyarlılığı %90, özgüllüğü %100 bulundu.
Sonuç: Düşük doz çok kesitli BT ve sanal bronkoskopi yabancı cisim aspirasyonu tanısında kullanılabilecek alternatif radyolojik yöntemlerdir.
Purpose: To investigate the potential use of low-dose multidetector CT (MDCT) and virtual bronchoscopy for the evaluation of children with suspected foreign body aspiration.
Patients and Method: Low-dose MDCT (mA: 50-100) was performed in 15 patients (3 girls, 12 boys) with a mean age of 34.4 months (6 months-10 years) with suspicion of foreign body aspiration. MDCT findings were prospectively evaluated by two radiologists. The findings were compared with the results of rigid bronchoscopy.
Results: In ten patients, foreign bodies were revealed in tracheobronchial system. The foreign body was in the right bronchial system in five patients, left bronchial system in four patients and in the distal trachea in one patient. In all patients CT images were evaluated optimal for diagnosis. In eight patients, no discordance was found between two modalities. One patient spontaneously extracted foreign body and rigid bronchoscopy was not performed. In another patient, foreign body was not revealed with MDCT and virtual bronchoscopy. In this patient, there were infiltrates at the location of the foreign body. The sensitivity and specificity of MDCT were %90 and %100, respectively.
Conclusion: Low-dose multidetector CT and virtual bronchoscopy are alternative radiological methods for the diagnosis of foreign body aspiration.

5.Predicting Death Anxiety by Psychological Dispositions of Individuals from Different Religions
Mustafa Yüksel Erdoğdu
Pages 84 - 91
Amaç: Bu çalışmada farklı dinlerdeki bireylerin ruhsal belirtileri ile ölüm kaygısının yordanması amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Bu amaçla Mardin, Batman, Diyarbakır ve Şanlıurfa illerindeki Süryani Yezidi ve Müslümanlık dininden seçkisiz olarak belirlenen toplam 240 kişi bu araştırmanın örneklemini oluşturmaktadır. Örneklem grubundaki bireylere SCL-90 Ruhsal Tarama Envanteri ile Thorson-Powell Ölüm Kaygısı Ölçekleri uygulanmıştır.
Bulgular: Ruhsal belirtilerden, sırasıyla Süryani dinine mensup olanlarda, kişiler arası duyarlılık ve anksiyete, Müslümanlarda kişiler arası duyarlılık, somatizasyon, depresyon, psikoid, paranoid, öfke ve Ek değişkenleri, Yezidilerde somatizasyon, obsesyon, psikoid, paranoid, Fobi ve Ek değişkenlerinin ölüm kaygısı üzerinde önemli (anlamlı) birer yordayıcılar olduğu görülmektedir.
Sonuç: Ölüm korkusu ve kaygısı her zaman ve her yerde bulunur ve yaşamımızı derinden etkiler. Hayat enerjisinin büyük bir kısmı ölüm gerçeğinin inkarında harcanır.Psikolojide bazı kuramcılara göre ölüm kaygısı nevrozun ilk belirtisi, bazı kuramcılara göre ise ilk patoloji kaynağıdır. Araştırma bulgularına göre ruhsal belirtiler ile ölüm kaygısı arasında ilişkiler mevcuttur.
Purpose: The purpose of this study is the prediction of death anxiety with symptom distress of individuals from different religions.
Material and Methods: The study includes 240 people as a sample who are Syrian, Yezidi and Muslim, were choosen randomly from Mardin, Batman, Diyarbakır and Şanlıurfa. In this study SCL-90 “symptom distress check list” and “Thorson Power Death Anxiety” scales are applied.
Results: From symptom distress respectively, for Syrian people, anxiety and interpersonal sensitivity; for Muslim people, interpersonal sensitivity, sometization, obsession, pschooid, paronoid, anger and additional variables; for Yezidi people have sometization, obsession, pschoid, paronoid, phobia, additional variables are seen as an important reasonable prediction of death anxiety.
Conclusion: Fear of death and anxiety exist everywhere and every time and effects our life deeply. Most of energy of human beings are spent to deny the reality “death”. According to some of psychological theorist, death anxiety is the first symptom of nevroz, for some of other ones, it is the first source of pathology. According to the study results, there are relations between death anxiety and symptom distress.

6.Evaluation of Burnout Levels of Health Managers in Kayseri City
Ahmet Öztürk, Osman Günay, Vesile Şenol, Yasemin Tolga
Pages 92 - 99
Amaç: Bu çalışma Kayseri ilindeki sağlık yöneticilerinin tükenmişlik düzeylerini ve bu durumu etkileyen sosyal-demografik faktörleri belirlemek için yapılmıştır.
Gereç ve Yöntemler: Sunulan çalışmaya 2005 yılının Nisan ve Mayıs ayları arasında Sağlık Bakanlığı'na bağlı sağlık kuruluşlarında ve Üniversite Hastanelerinde çalışan 119 sağlık yöneticisi alındı. Verilerin toplanması Maslach Tükenmişlik Ölçeği ve yöneticilerin çalışma ortamları hakkında bilgiler içeren anket formları ile yapıldı. Veri analizinde, bağımsız gruplarda iki ortalama arasındaki farkın önemlilik testi ve tek yönlü varyans analizi/Kruskal Wallis H testi kullanıldı.
Bulgular: Yetki ve sorumluluk denkliği içinde çalışan, iş ortamını ve mesleğini seven yöneticilerin daha düşük düzeyde duygusal tükenmişlik yaşadıkları, mesleğine ve işine karşı daha duyarlı oldukları saptandı. Hekim kökenli yöneticilerin, hekim dışı mesleklere mensup yöneticilerden daha fazla duygusal tükenmişlik yaşadıkları belirlendi.
Sonuç: Bekar, lisansüstü düzeyinde eğitim almış, hekim kökenli, iş ortamını ve mesleğini sevmeyen, yetki ve sorumluluk denkliği içinde çalışmayan sağlık yöneticilerinin tükenme düzeyi daha yüksektir. Yaş, cinsiyet, haftalık çalışma süresi yöneticilerin tükenme düzeyini etkilememektedir.
Purpose: The present study was performed to determine the burnout levels and the factors related with this situation of health care managers in Kayseri City.
Material and Methods: Between April and May 2005, 119 care managers who were employed in health facilities of health ministry and Erciyes University were recruited in this study. Data collection was performed with Maslach burn out scale and an interview form with information on their working environment. One-way analysis of variance (ANOVA), Kruskal Wallis H tests and the significance test of the difference between two means in independent groups were used in data analysis.
Results: We found that managers with commensurate authority and responsibility those who like both their jobs and job environment experienced more lower burnout and were more sensitive to their professions and jobs. It was determined that managers who were medical doctors were experiencing more burn out than other managers who were not medical doctors.
Conclusion: Burnout levels of those health care managers, who are single, medical doctors with post graduate education, who are not satisfied with their jobs, and those who do not have authorization commensurate with their professions, are higher. Age, sex and weekly working hours did not affect their burnout levels.

REVIEW
7.Fertility Sparing Options in Ovarian Cancers
Bülent Özçelik
Pages 100 - 106
Over kanserlerinin büyük çoğunluğu ileri evrede ve postmenopozal dönemde yakalanmasına rağmen, az bir kısmı (%15) genç kızlarda ya da genç kadınlarda karşımıza çıkmaktadır. Over kanseri gibi jinekolojik kanserlerin tespiti gelecekte fertilite arzusu olan bu hastalarda ümitsizliğe yol açmaktadır. Bu kadınların bir kısmı fertilite koruyucu tedaviler açısından aday olabilmektedir. Evre IA epitelyal over kanserleri, düşük malign potansiyelli over kanserleri, malign germ hücreli tümörler ve seks kord stromal tümörler bu tür yaklaşımlar açısından uygun olabilecek over kanseri alt gruplarını oluşturmaktadır. Bu tür hastaların tedavisi zor ve karmaşık olmasına rağmen, geçmiş dönemlere göre elimizde daha iyi alternatifler mevcuttur. Bu derlemede, literatür ışığında, over kanserli hastalarda kullanılabilecek fertilite koruyucu alternatiflerin gözden geçirilmesi amaçlanmıştır.
Although the vast majority of ovarian cancers are of advanced stage and detected in postmenopausal period, a spot of them (15%) can be seen in girls or younger women. The diagnosis of a gynecologic malignancy such as ovarian cancer can be devastating to these patients who desire future fertility. Some of these women can be candidates for fertility sparing management. Subcategories of ovarian cancers, which appropriate for this option include stage IA epithelial ovarian cancer, low malignant potential ovarian cancer, malignant germ cell tumor and sex-cord stromal tumors. Though the care of these patients is challenging and complex, we have got better alternatives than the former period. In this review, overviewing of the fertility sparing alternatives in patients with ovarian cancer was aimed in the light of literature.

CASE REPORT
8.“Acrania”: Two Case Reports With Prenatal Ultrasound Results
Mustafa Koç, Gökhan Akbaş
Pages 107 - 110
Akrani kraniyal kemiklerin bir kısmının ya da tamamının yokluğu ve eşlik eden anormal beyin dokusu gelişimi ile karakterli nadir bir konjenital anomalidir. Akraninin patogenezi bilinmemektedir. Kraniyal kemik defektlerinin tanısı gebeliğin ilk trimesterinde ultrasonografi ile yapılabilmektedir. Biz bu yazıda prenatal dönemde tanı konulan izole akrani ve akraniye eşlik eden meningosel olgularının ultrasonografi bulgularını sunduk.
Acrania is a rare congenital anomaly and characterized by partial or complete absence of the calvarium with abnormal brain tissue development. The pathogenesis of acrania is unknown and differential diagnosis should be searched to rule out other similer conditions to anencephaly and acalvaria. Diagnosis of cranial bone defects can be established by ultrasonography in the first trimester of pregnancy. We report two cases, diagnosed prenatally by ultrasonography, one with isolated acrania and the other one associated with meningocele.

9.Two Multiple Sclerosis Cases Confused with Cerebral Tumor
Vaner Köksal, Mehmet Ali Ekici, Ahmet Menkü, Turgay Bulut, Ibrahim Suat Öktem
Pages 111 - 116
Multipl Skleroz (MS) santral sinir sisteminin otoimmün inflamatuar bir hastalığıdır. Miyelinin hasarına bağlı olarak beyaz cevherde plak adı verilen lezyonlar oluşturur. Bu plakların boyutları milimetrik birimlerden 4-5 cm'e kadar değişebilir. Bu boyuttaki büyük lezyonlar beyinde tümör veya bir apse gibi davranış sergileyebilir. Tek olan lezyonları gliomlardan ve iki veya daha çok sayıda olanları metastatik tümör veya apseden ayırmak kolay olmaz. Bu yazıda intrakraniyal yer kaplayıcı lezyonların ayırıcı tanısında, multipl karakterli ve büyük boyutlu MS lezyonlarının da hatırlanması gerekliliğini vurgulamaya çalıştık.
Multiple sclerosis (MS) is an inflammatory disease of central nervous system. As a result of the damage done to the myelin, lesions termed as plaques are formed in the white matter. The sizes of those plaques vary from milimetric values to 4-5cm. Large lesions of that size may behave like an abscess or tumor in the brain. Differentiating single lesions from gliomas, and distinguishing multiple lesions from tumor or abscess, are not easy processes. In the present study, we made an effort to denote that large and multiple MS lesions should be included in the differential diagnosis of intracranial space-occupying lesions, as well.

10.Bullous Emphysema in Congenital Syphilis Infection: Case Report
Yasemin Altuner Torun, Dilek Ulubaş, Sebahat Tülpar, Aylin Okur, Mustafa Öztürk
Pages 117 - 119
Postnatal dönemde tanı konulan bir günlük infantta konjenital lober amfizem rapor edildi. Konjenital lober amfizem pulmoner lobun aşırı inflamasyonu ile karakterize bir hastalıktır ve lokal bronşial obstruksiyona sebep olur. Bu hastalık erken infant döneminde ciddi solunum sıkıntısına sebep olabilir. Histolojik ve serolojik tetkikler ile sifiliz tanısı doğrulandı. Sifiliz pnömonisi bronşial ağaçta inflamasyon ve obstruksiyona sebep olarak konjenital büllöz amfizem gelişmesine neden olabilir.
We report a case of congenital lobar emphysema diagnosed postnatally in an infant of one- day old.Congenital lobar emphysema is characterized by overinflation of pulmonary lobe and is caused by localised bronchial obstruction. The disease may result in severe respiratory distress in early infancy. Histology and serology confirmed infection with syphilis. Syphilis pneumonitis leading to inflammation and obstruction in the bronchial tree may have resulted in the development of congenital Bullous emphysema.

11.Preoperative Diagnosis of Solid Pseudopapillary Tumor of the Pancreas: a Case Report
Aptullah Haholu, Güner Sönmez, Nuri Yiğit
Pages 120 - 124
Solid psödopailler tümörü (SPT) pankreasın oldukça az görülen tümörlerindendir. Düşük derecede malignite potansiyeli olmasına karşın cerrahi rezeksiyonla tam kür sağlanmaktadır. Bu çalışmada 42 yaşında bir bayan hastada saptanan pankreas solid psödopapiller tümörünün histolojik, sitolojik ve bilgisayarlı tomografi bulguları sunulmaktadır. Hastanın bilgisayarlı tomografisi (BT)'inde, pankreas başında düzgün sınırlı kitle saptanmıştır. Kor biyopside belirgin sellülarite ve papiller yapılar görülmüştür. Solid ya da kısmen kistik değişiklik gösteren düzgün sınırlı pankreas kitlelerinde bu tümör akla getirilmelidir. Tümörün malign potansiyeli olduğu için cerrahi rezeksiyonu gerekmektedir. Tam rezeksiyondan sonra prognozu iyidir.
Solid pseudopapillary tumor (SPT) of pancreas is rather rare. Despite having low malignant potential, it is curable with complete resection. Histologic, cytologic and radiologic features of SPT diagnosed in a 42-year old female patient were presented in this study. The abdominal computerized tomography revealed sharply demarcated mass on the head of the pancreas. Prominent cellularity and papillary like structures were seen in core biopsy. It should be kept in mind when seeing a pancreatic mass including solid areas or areas showing cystic changes. Surgical resection should be done, since tumor has low malignant potential. After complete resection, prognosis is excellent.

12.Bilateral Anterior Shoulder Dislocation Due to Traffic Accident: Case Reports
Okhan Akdur, Seda Özkan, Polat Durukan, Ibrahim Ikizceli, Levent Avşaroğulları, Alper Vardar, Erdoğan M Sözüer
Pages 125 - 127
Acil servis hekimlerinin en sık karşılaştıkları çıkık, omuz ekleminin anterior çıkığıdır. Omuz ekleminin bilateral çıkığı ise nadir görülen bir klinik durumdur. Hastadan alınan hikayede, travma sırasında dirseklerin gergin (ekstansiyonda), kolların omuzdan abduksiyonda iken elleri üzerine düşmüş olduğu öğrenildi. Bu pozisyonun anterior çıkık oluşumunu açıklayabilecek bir mekanizma olduğunu düşünmekteyiz. Bu olgu sunumu ile acil servislerde sık karşılaşılan bir klinik durumun, nadir görülen formuna ve oluşumunu sağlayan travma nedenine dikkati çekmek istedik.
The most common dislocation seen by emergency physicians is anterior dislocation of the shoulder joint. Bilateral dislocation of this joint is rarely seen. From the history of the patient it was discovered that during the trauma elbow joints were tense (hyperextension), arms were abducted from the shoulder and the patient had fallen on his hands. This position explained how anterior dislocation had happened. With this case presentation we aimed to draw attention to a frequently seen clinical entity in emergency departments and its rarely seen form.

LookUs & Online Makale