ISSN: 2149-2247 | E-ISSN: 2149-2549
ERCİYES MEDICAL JOURNAL - Erciyes Med J: 28 (3)
Volume: 28  Issue: 3 - 2006
ORIGINAL ARTICLE
1.Correlation of Serum Parathormone with Hypertension in Chronic Renal Failure Patients Undergoing Hemodialysis
Azar Baradaran, Hamid Nasri
Pages 105 - 110
Amaç: Hemodiyaliz tedavisi alan son dönem renal yetmezlikli hastalatda hipertansiyonun şiddeti üzerine serum parathormonunun etkisi araştırıldı.
Hastalar ve Metod: Hemodiyaliz tedavisi gören son dönem renal yetmezlikteki hastalarda kesitsel bir çalışma yapıldı. Serum kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz, albumin ve parathormon (iPTH) seviyeleri ölçüldü. Hipertansif hastalar “1” ile “3” arasında devrelendirildi. Hipertansiyonu olmayan hastalar devre “0” olarak kabul edildi. Hipertansiyon devreleri tedaviden önce ve ilk hemodiyaliz tedavisinin başlangıcında ölçüldü.
Bulgular: Çalışmaya 15'i diyabetik (9'u erkek), 58'i diyabetik olmayan (45'i erkek) toplam 73 hasta alındı. Hastaların ortalama yaşı 46.5±16 yıldı. Hastaların tedavi gördükleri hemodiyaliz süresi ortalama 21.5±23.5 aydı. Çalışmaya alınan tüm hastaların ortalama serum iPTH düzeyi 309±349 pg/ml ve serum alkalen fosfotaz düzeyi 413±348 IU/L olarak bulundu. Hipertansiyonun devresi ile serum iPTH düzeyi arasında anlamlı bir pozitif ilişki bulundu. (r=0.200; p=0.045). Hipertansiyonun devresi ile serum alkalen fosfataz düzeyi arasında anlamlı bir ilişki yoktu (r=0.135; p=0.128). Hipertansiyonun devresi ile hastaların Ca ve P düzeylerinin çarpımı arasında da anlamlı bir ilişki gözlendi (r = 0.231; p=0.027).
Sonuç: Deney grubumuzda hipertansiyonun şiddeti ve serum iPTH arasında ilişkinin varlığı hemodiyalizdeki hastalarda hipertansiyonun geleneksel olmayan nedenleri üzerine ileri çalışmaları gerektirmektedir. Hipertansiyon ve sekonder hiperparatiroidizm hemodiyalizdeki hastalarda hızlanmış ateroskleroz süreci ile etkileşmektedir. Bu kombinasyon hızlı ilerleyici aterosklerotik süreci ağırlaştırıyor olabilir.
Purpose: To consider the effect of serum parathormone on severity of hypertension in end-stage renal failure patients undergoing hemodialysis treatment.
Patients and Methods: A cross-sectional study was performed on patients with end-stage renal disease undergoing maintenance hemodialysis treatment. Serum calcium, phosphorus, alkalene phosphatase, serum albumin and intact PTH levels were measured. Stratification of hypertensive patients was performed from stage one to three. A stage of zero means the absence of hypertension. Stages of hypertension were measured before treatment and at the beginning of the first hemodialysis treatment.
Results: The total number of patients was 73 (F=28 M=45), including 58 non-diabetic (F=22 M=36) and 15 diabetic hemodialysis patients (F=6 M=9). The mean age of patients was 46.5±16 years. The mean period of time that patients had spent on hemodialysis was 21.5±23.5 months. Serum iPTH of total patients was 309±349 pg/ml and serum alkaline phosphatase of total patients was 413±348 IU/L. There was a significant positive correlation between the stages of hypertension and serum iPTH levels (r=0.200; p=0.045). There was no significant correlation between the stages of hypertension and serum alkalene phosphatase levels (r=0.135; p=0.128). A significant positive correlation between stages of hypertension with Ca x P products of patients (r = 0.231; p=0.027) was also seen.
Conclusion: The relationship between serum iPTH and severity of hypertension in this group requires further research on nontraditional causes of hypertension in hemodialysis patients. Hypertension and secondary hyperparathyroidism both interact in the process of accelerated atherosclerosis in hemodialysis patients. This combination may aggravate the rapid progressive athrosclerosis process.

2.The Effect of Atorvastatin on Plasma Homocysteine, Vitamin B12 and Folic Acid Levels
Efsun Karabudak, Gül Kızıltan, Hatice Aksoy, Egemen Tayfun
Pages 111 - 119
Amaç: Sunulan çalışmanın amacı plazma homosistein, vitamin B12 ve folik asit konsantrasyonu üzerine atorvastatin (statin grubu ilaçlar, 20mg/gün) alımının etkisini araştırmaktır.
Gereç ve Yöntem: Çalışma Kasım 2003 ile Şubat 2004 tarihleri arasında Ankara Başkent Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji polikliniğine başvuran toplam 20 gönüllü hasta üzerinde yapılmıştır. Hastalardan 10'u atorvastatini (20 mg/gün) 24.1±46.5 ay (3.6-156 ay) süresince kullanırken, kontrol grubunu oluşturan 10 hasta daha önce hiçbir statin grubu ilaç kullanmamıştır. Bireylerin antropometrik ölçümleri, 24 saatlik besin tüketim kayıtları alınmış ve biyokimyasal parametrelerinde plazma homosistein, folat ve vitamin B12 düzeyleri çalışılmıştır.
Bulgular: Her iki gruptaki hastaların yaş, BKI, vücut yağı, bel/kalça oranı benzerdir (p>0.05). Grupların enerji ve besin öğeleri alımları karşılaştırıldığında aralarında anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0.05). Atorvastatin grubunda serum folat (p<0.05) düzeyleri daha yüksek bulunurken, vitamin B12, homosistein, total kolesterol, LDL ve HDL kolesterol düzeyleri 2 grup arasında farklı bulunmamıştır. Trigliserit düzeyleri ise kontrol gurubunda atorvastatin gurubuna göre daha yüksek bulunmuştur. Plazma homosistein konsantrasyonları ile atorvastatin grubunun serum folat ve vitamin B12 konsantrasyonları, kontrol grubunun serum vitamin B12 konsantrasyonu arasında negatif yönde ancak anlamlı olmayan (p>0.05) bir ilişki bulunmuştur.
Sonuç: Plazma tHyc konsantrasyonunun atorvastatin alan ve almayan guruplar arasında farklı bulunmamış olması çalışmada kullanılan atorvastatin dozunun düşük olması, çalışma gurubundaki bireylerin folat ve vitamin B12 alımlarının yetersiz olmasına bağlanabilir.
Purpose: The aim of present study is to investigate the effect of atorvastatin (statin group drugs, 20mg/day) intake on plasma homocysteine (tHcy), vitamin B12 and folic acid concentrations.
Material and methods: The sample of this study consists of 20 voluntary patients, who applied to Cardiology Outpatient clinic of Başkent University Hospital, Ankara, from November 2003 to February 2004. Ten patients used atorvastatin 20 mg/day for a mean (±SD) duration of 24.14±6.5 months (range, 3.6 to 156 months) and the remaining 10 patients did not use any atorvastatin and were used as a control subjects in this study. Anthropometric measurements, a three-day 24-h dietary record and biochemical parameters such as plasma tHcy, folate and vitamin B12 level were measured.
Results: Age, BMI, body fat, waist/hip ratio of each patient were similar (p>0.05). When the energy and nutrient intake of the groups were compared, no significant differences were found (p>0.05). Serum folate levels of atorvastatin group were higher than the control group but there were no significant differences in vitamin B12, plasma tHcy, total cholesterol and its fractions between two groups. Plasma triglyceride levels of the control group were higher than the atorvastatin group. There was a negative but not significant correlation between plasma tHcy concentration, and serum folate and vitamin B12 for atorvastatin group and between plasma tHcy concentration and vitamin B12 for control group.
Conclusion: No significant differences in plasma tHcy concentration between 2 groups could be attributed to usage of low dose of atorvastatin and inadequate intake of folate and vitamin B12 of patients.

3.The Effect of Topical Corticosteroid Creams on Phimosis Treatment
Necati Balamtekin, Nihat Uluocak, Avni Atay, H. Ibrahim Aydın, Ilhan Karabıyık
Pages 120 - 124
Amaç: Penis cerrahisi ve anestezi ile ilgili muhtemel komplikasyonlar nedeniyle fimozisin geleneksel tedavisi sünnete alternatif olarak son yıllarda çeşitli tedavi yöntemleri geliştirilmiş ve başarılı sonuçlar bildirilmiştir. Bu çalışmada fimozis tedavisinde prepisyuma topikal kortikosteroid içeren krem uygulanmasının etkinliği araştırıldı.
Hastalar ve Yöntem: Bu çalışma Ocak 2003 – Haziran 2004 arasında fizik muayenesinde şiddetli fimozis saptanan 2-8 yaş arası 53 erkek çocuk arasında yapıldı. Hastalardan rastgele yöntemle 36'sından çalışma grubu, 17'sinden kontrol grubu oluşturuldu. Çalışma grubuna alınan hastaların prepisyumuna günde iki kez, 6 hafta süreyle %0.05'lik beklometasone dipropionate uygulandı. Kontrol grubuna alınan hastaların prepisyumuna lokal hijyen ve zorlamadan geri çekilebilme eksersizi yaptırıldı. Tedavi bitiminde tedaviye yanıt değerlendirildi.
Bulgular: Çalışma grubunu oluşturan 36 hastanın 21'inde(%58.3) prepisyumda tam geri çekilebilme, 9'unda(%25) kısmi geri çekilebilme sonucu alındı. Hastaların 6'sında(%16.6) uygulanan tedaviye yanıt alınamadı. Kontrol grubunu oluşturan 17 hastadan 1'inde(%5.9) tam geri çekilebilme, 5'inde(%29.4) kısmi geri çekilebilme sonucu alındı. 11'inde(%64.7) yanıt alınamadı. Gruplar tedaviye yanıt açısından karşılaştırıldıklarında istatistiksel olarak anlamlı ölçüde farklılık saptandı (p<0.001).
Sonuç: Fimozis tedavisinde prepisyuma altı hafta süreyle günde iki kez %0.05 beklometasone dipropionate içeren krem uygulanmasının başarılı ve güvenilir bir tedavi yöntemi olduğunu gözlemledik.
Purpose: Because of probable complications with penil surgery and anesthesia, treatment methods of phimosis have been developed as alternative methods of phimosis against traditional treatment of and successful cases have been reported. In this study, we aimed to evaluate the efficacy of the of use corticosteroid creams to treat phimosis.
Patient and Method: This study was carried out between January 2003 and September 2004. Fifty-three children who had severe phimosis were included in the study. The age of the patients ranged from 2-8 years. The study group consisted of 36 patients and the control group consisted of 17. In the study group, topical 0.05% beclomethasone dipropionate cream was applied on the preputium of the children for 6 weeks, twice a day. In the control group, during the same time period the children were treated with gentle retraction of the foreskin and local hygiene. The retractibility of preputium was checked at end of the treatment period.
Results: In the study group, complete retraction of the preputium was seen in 21 patients (58.3%) and partial retraction in 9 patients (25%). There was no response to treatment in 6 cases (16.6%). In the control group, no complications were seen throughout the study.
Conclusion: We conclude that the application of 0.05% beclomethasone dipropionate is a safe and successful method in treating phimosis according to the result of our study.

4.Evaluation of The Level of The Knowledge of The First Year Students of Health College on AIDS, HBV and HCV
Müge Oğuzkaya Artan, Gülsüm Nihal Güleser
Pages 125 - 133
Amaç: Çalışma, Erciyes Üniversitesi Halil Bayraktar Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu (HBSHMYO) ve Atatürk Sağlık Yüksek Okulu (ASYO) öğrencilerinin Human İmmunodeficiency Virus/Acquired Immune Deficiency Syndromes (HIV/AIDS), Hepatit B Virüsü (HBV) ve Hepatit C Virüsü (HCV) hastalıkları konusundaki bilgi düzeylerini belirlemek, karşılaştırmak, sonuçları öğrencilerin eğitim programlarında kullanmak amacı ile planlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Çalışmada örneklemi toplam 116 (% 88.5) öğrenci oluşturmuştur. Araştırmacılar tarafından konu ile ilgili literatür taraması yapılarak hazırlanan anket formunda, öğrencilere HIV/HBV/HCV bulaş yolları, korunma yolları, HIV'li hastaya karşı tutumları ile ilgili ve sosyo- demografik özellikleri içeren toplam 20 soru sorulmuştur. İstatistiksel değerlendirmede dört gözlü düzenlerde ki-kare testi kullanılmıştır.
Bulgular: Çalışmada Sağlık Meslek Lisesi mezunu olan öğrencilerin HIV/AIDS, HBV ve HCV bulaş yolları ve bu infeksiyonlardan korunma hakkında düz lise mezunu öğrencilere oranla daha fazla bilgiye sahip oldukları, bütün öğrencilerin yarısından fazlasının HIV/AIDS'li hastalara karşı önyargılı bir tutum içinde oldukları saptanmıştır.
Sonuç: Öğrencilerin mezun olduğu okul bu infeksiyon hastalıkları ile ilgili bilgi düzeylerini etkilemektedir.
Purpose: The aim of this study was to evaluate and compare the level of knowledge towards HIV/AIDS, hepatitis B virus, hepatitis C virus of the first year students of Erciyes University Halil Bayraktar Health Services Vocational College and Atatürk Health College which students came from health lycee and lycee, respectively.
Material and Methods: The sampling frame of our study was 116 (88.5%) students. The data were collected with using a questionnaire which developed with searching the literature by the authıors. There were 20 questions including to search HIV, HBV, HCV way of contamination and protection and attitute to patients with HIV and also there were questions about sociodemographic properties. Statistical evaluation was performed with four-sided Chi-square test.
Results: The students from healt lycee had much more knowledge on the way of contamination and protection from HIV, HBV, HCV than the students coming from lycee (p<0.05).
Conclusion: The school which students were graduated was totally affected the level of knowledge on these infectious diseases.

5.Effects of High Altitude on Colour Vision of Climbers During an Expedition To Mt. Ağrı
Mümtaz Mazıcıoğlu, Sarper Karaküçük, Ayşe Öner, Hatice Ulusal, G. Ertuğrul Mirza
Pages 134 - 137
Amaç: Bu çalışma, renkli görmede yüksek irtifaya bağlı herhangi bir değişiklik olup olmadığını belirlemek ve kullanılan testin akut dağ hastalığını önceden belirleyebilme potansiyelini araştırmak amacıyla tasarlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Farnsworth-Munsell 100-Hue (FM-100 Hue) testi deniz seviyesinden 1640 m'de ve 4200m'de yukarıda 16 orta yaşlı dağcıya Ağrı Dağı tırmanışı sırasında uygulandı (ortalama yaş: 34.12±8.7 yıl). Bu ik irtifa arasında hem toplam hem sektöriyel skorlar karşılaştırıldı.
Bulgular: Toplam hata skoru (ortanca±dağılım aralığı) 1640m'de 80 (16-277) ve 4200m'de 104 olarak hesaplandı ancak FM-100 Hue test skorlarında bu iki irtifa arasında istatistiki açıdan önemli bir fark görülmedi (p= 0.905).
Sonuç: Daha geniş serilerde ve farklı yaş gruplarında yapılacak çalışmalarla yüksek irtifanın renkli görme üzerine etkisi ile akut dağ hastalığının erken bulguları arasındaki ilişki kesinlik kazanabilir.
Purpose: This study was designed to detect any altitude related changes in colour discrimination of climbers and to possibly use this test to detect acute mountain sickness (AMS) in its prodromal period.
Material and Methods: Farnsworth-Munsell 100-Hue (FM- 100 Hue) test was performed at 1640m and also at 4200m above sea level on 16 middle aged climbers (mean age: 34.12±8.7 yrs) during a climb on Mt. Ağrı. Total and sectorial error scores were compared between these altitudes.
Results: The total error score (median±range) was 80 (16- 277) at 1640m and 104 (36-216) at 4200m (p= 0.905). However, there was no statistically significant difference between this observed detoriation on FM-100 Hue test scores.
Conclusion: Research on the effects of various day light conditions and longer acclimatization in larger groups of climbers from various age groups could make early- monitoring of the prodromal signs of emerging acute mountain sickness possible.

6.Dependence of Presaccadic Corticak Potentials on The Predictability of Stimulus
Alpaslan Yılmaz, Cem Süer, Çiğdem Özesmi
Pages 138 - 144
Amaç: Sunulan çalışmanın amacı uyarının önceden tahmin edilebilirliğinin presakkadik kortikal potansiyeller üzerine etkisini araştırmaktır.
Yöntemler ve Metod: Sunulan çalışmada, karanlık bir ortamda horizontal sakkadik göz hareketleri yapan 10 sağlıklı gönüllüde, görsel hedeflerle ilişkili olan ve sakkadik göz hareketlerinden önce oluşan iki saçlı deri potansiyeli (presakkadik negativite, PSN ve presakkadik pozitivite, PSP) çalışıldı. Göz hareketleri dış kantüslerden kaydedilirken, bununla eş zamanlı olarak, presakkadik potansiyel Fz ve Cz yerleşimlerinden kaydedildi. Düzenli (6 sn) ve düzensiz (3-9 sn) olmak üzere iki uyarı arası zaman örneği, farklı koşullar (tahmin edilebilir ve tahmin edilemez koşullar) altında presakkadik aktivitedeki farklılığı araştırmak için kullanıldı. Her bir gönüllüden elde edilen süpürümler, sakkadın başlangıcından geriye doğru ortalama tekniği kullanılarak analiz edildi.
Bulgular: Tahmin edilemez koşulda sakkadik göz hareketinden yaklaşık 1200 ms önce tahmin edilebilir koşulda ise 950 ms önce başlayan yavaş bir negatif kayma tespit edildi. İki koşul arasındaki farkın anlamlı olduğu bulundu. Presakkadik negativitenin integral değeri, tahmin edilemez koşulda tahmin edilebilir koşula göre daha büyüktü. Presakkadik pozitivif dalganın başlama zamanı ve amplitüdü değerlendirildiğinde iki koşul arasında anlamlı bir fark bulunmadı.
Sonuç: Çalışmamızdan elde edilen bulgular, presakkadik negatif değişimin spesifik süreçlerden çok dikkat, uyanıklık, motivasyon veya iradeli davranış gibi spesifik olmayan süreçlerle ilgili olduğu hipotezini desteklemektedir. Bununla birlikte, bu bulguların presakkadik kortikal etkinlik üzerine presakkadik programlamanın ve kortikal görme alanlarının etkisini dışlamayacağını düşünmekteyiz.
Purpose: The goal of the present study was to assess the effect of stimuli predictability on presaccadic cortical potentials.
Material and Methods: In the present study, two scalp potentials recorded prior to saccades in relation to visual targets (the presaccadic negativity [PSN] and the presaccadic positivity [PSP]) were studied in ten healthy subjects, performing visually guided horizontal saccades in darkness. Presaccadic potetials from Fz, Cz electrode sites and eye movements from external canthi were recorded as simultaneously. Two interstimulus intervals (ISI) (regular 6 sec, and irregular 3 - 9sec) were used to exemine the differences in presaccadic activity under different conditions (predictable [P] vs unpredictable [UP] conditions). The technique of back-averaging from the onset of saccade was applied and separate wave forms were obtained for both conditions in each subject.
Results: A slow negative shift began approximately 1200 msec before eye movement in UP condition, and 950 msec in P condition. The difference was statistically significant. The integral over presaccadic negativity was significantly greater for UP condition at the Fz and Cz location than in P condition. There was no significant differences between UP and P conditions when compared the onset time or amplitude of the PSP.
Conclusion: These results support the hypothesis that presaccadic negativity is related to non-specific processes such as attention, arousal, motivation or volitional effort, rather than specific processes. However, our findings do not exclude the role of presaccadic programming, reflecting activity of the cotical eye fields on presaccadic cortical activity.

CASE REPORT
7.Floppy Eyelid Syndrome: A Case Report
Ali Ayata
Pages 145 - 147
Bu çalışmada gevşek kapak sendromu tanılı bir olgunun klinik özellikleri ve tedavisi sunulmuştur. Elli-dört yaşında, obez, erkek hastanın sağ gözünde kızarıklık, kronik papiller konjunktivit, gevşek bir tars ve kolayca ters dönen kapak yapısı ile punktat keratopati vardı. Hastanın şikayetleri altı ay önce uygulanan sağ üst kapak blefaroplasti ameliyatı sonrası başlamıştı. Hikayesinde iskemik kalp hastalığı (iki yıl önce geçirilmiş by-pass ameliyatı), gevşek kapak sendromu ile ilintili olabilecek, uyku apne sendromuna benzer şekilde uyku düzensizliği vardı. Ayrıca sol göz çevresi ve alnı etkileyen post herpetik nevralji nedeniyle uyurken sağ yana yatmayı tercih ediyordu. Hastaya sağ üst kapak üçte-bir tam kat kapak kısaltması ve tarsal kama rezeksiyon ameliyatı uygulandı. Cerrahi sonrasında hastanın şikayetleri düzeldi ve dokuz aylık takipte belirti ve bulgularda nüks izlenmedi.
This paper is a report of the clinical characteristics and treatment of a case with floppy eyelid syndrome. A 54- year-old obese adult male presented with right ocular irritation and clinical findings consistent with floppy eyelid syndrome. He had laxy upper eyelid with papillary conjunctivitis, conjunctival hyperemia, eyelash ptosis and punctate keratopathy. His symptoms had begun six months previously when surgical correction of blepharodermatochalasis was performed on the same upper eyelid. Patient history revealed ischemic heart disease with a by-pass surgery (two years previously), and sleeping disturbance with unusual awakening, mimicking sleep apnoea syndrome, possibly related to floppy eyelid syndrome. The patient was treated with one-third full- thickness horizontal surgical shortening and tarsal wedge resection of the affected upper eyelid. His complaints and symptoms were completely relieved following surgery and have not recurred during nine-months follow up.

8.A Case of Chondromyxoid Fibroma Showing Extensive Chondroblastomatous Differentiation
Reşit Doğan Köseoğlu, Nurper Onuk Filiz, Taner Güneş, Cengiz Şen, Mehmet Erdem
Pages 148 - 151
Kondromikzoid fibroma kıkırdak doku kökenli nadir bir kemik tümörüdür. Tüm kemik tümörlerinin yaklaşık %1- 2'sini meydana getirir. Özellikle alt ekstremitelerin uzun kemiklerinde görülür. Uzun kemiklerde tipik olarak metafiz lokalizasyonludur. Kondromikzoid fibromun ayırıcı tanı spektrumunda kondroblastoma önemlidir. Kondroblastomalar kondromikzoid fibroma ile bazı histolojik özellikleri paylaşmalarına rağmen histolojik benzerlik genellikle sınırlıdır. 36 yaşında kadın hastanın sağ tibia metafizinde yerleşimli radiolusen, iyi sınırlı, kahve çekirdeği görünümlü nükleuslara sahip, yuvarlak-oval biçimli hücrelerin yaygın olarak izlendiği, multifokal dejenere alanlara sahip tümöral lezyon, metafiziyel lokalizasyon ve lobüler gelişim paterni nedeni ile kondromikzoid fibroma olarak yorumlandı. Bu çalışmada, kondromikzoid fibroma ve kondroblastoma arasındaki histolojik benzerlikleri ve ayırıcı tanıdaki güçlükleri tartışıyoruz.
Chondromyxoid fibroma is an unusual bone tumor of cartiliginous origin. This neoplasm constitutes approximately 1-2% of all bone tumors. Chondromyxoid fibroma affects long tubular bones especially of the lower limbs. In long bones, the lesion typically involves the metaphysis. Chondroblastoma is important in the spectrum of differential diagnosis of chondromyxoid fibroma. Although chondroblastomas share some histological features with chondromyxoid fibroma, the histological similarity is usually limited. A radiolucent, well-demarcated tumoral lesion with widespread round oval cells and lobulated, grooving nuclei and multiple focal degenerated areas in upper metaphysial region of right tibia in a-36-year old woman was interpreted as chondromyxoid fibroma because of the lobular grooving pattern and metaphysial location of the tumor. In the present study, the histopathological similarities between chondromyxoid fibroma and chondroblastoma, and the difficulties in differential diagnosis are discussed.

9.Ossifying Fibromyxoid Tumor: A Case Report
Aylin Orgen Çallı, Murat Doğan, Mine Tunakan Öztop, Tuğba Doğruluk, Kutsal Yörükoğlu
Pages 152 - 154
Ossifiyen fibromiksoid tümör (OFT) oldukça nadir görülen ve tipik olarak erişkinlerde derin subkutan doku yerleşimli bir tümördür. Bu makalede bacak arka yüzünde yerleşim gösteren, mikroskobik olarak komşu dokudan lameller kemik ile ayrılan ve laküner bir boşluğu çevreleyen uniform yuvarlak hücrelerden oluşan lezyonu bulunan 63 yaşında erkek olgu tartışıldı. Tümör hücreleri immünohistokimyasal olarak S-100, Leu-7, GFAP ve vimentin pozitifdi. Oldukça nadir görülmesi nedeniyle, ossifiyen fibromiksoid tümör tanısı alan olguda klinik ve histopatolojik özellikler literatür eşliğinde tartışıldı.
Ossifying fibromyxoid tumor of soft parts (OFT) is a distincly unusual tumor that typically occurs in the deep subcutis of adults. We report the case of a 63-year-old male patient whose tumour arose at the posterior of the leg and microscopically showed a shell of lamellar bone, at the tumor-host interface and was composed of uniform round cells often surrounded by a lacuner space. Immunohistochemically, tumor cells were positive for S- 100 protein, Leu-7, GFAP and vimentin. Being extremely rare, an ossifying fibromyxoid tumor case is presented with a review of the literature, along with its clinical and histopathological features.

10.Recurrent Retroperitoneal Primary Lymphocele: A Case Report
Ali Ilker Filiz, Sezai Demirbaş, Yavuz Kurt, Ilker Sücüllü, Haldun Uluutku, Levhi Akın, Mehmet Yıldız
Pages 155 - 158
Oldukça nadir olarak literatürde bildirilen retroperitoneal primer lenfosel olgusunu, retroperitoneal yerleşimli kitlelerin ayırıcı tanısında akılda tutulması gereken bir antite olarak sunmayı amaçladık. Cerrahi operasyon komplikasyonu olarak ortaya çıkmayan primer retroperitoneal lenfosel olgusunun klinik ve radyolojik bulguları ve uygulanan tedavi yöntemleri sunuldu.
20 yaşında erkek hasta karın ağrısı şikayeti ile hastaneye müracaat etti. Hikayesinde hastanın 4 yıl önce retroperitoneal kitle öntanısıyla ameliyat edildiği, kitleye eksizyonel biyopsi yapılıp aspirasyon uygulandığı, histopatolojik inceleme sonucu lenfosel olarak rapor edildiği öğrenildi. Karın ultrasonografisi ve bilgisayarlı tomografi sonucunda retroperitoneal lenfosel tanısı ile ultrasonografi eşliğinde perkütan drenaj uygulanan ancak bir süre sonra nüks eden kitle lezyonuna total eksizyon uygulandı. Lenfosel tedavisinde cerrahi eksizyon yöntemi, aspirasyon, perkütan drenaj, skleroterapi gibi tedavi seçenekleri arasında rekürrens oranlarının en düşük olması nedeniyle tercih edilmesi gereken yaklaşım biçimidir.
We aim to present primary retroperitoneal lymphocele, which is very rarely reported in the literature, as an entity to be considered in the differential diagnosis of retroperitoneal masses. Clinical and radiological findings, with the management of primary retroperitoneal lymphocele, which did not occur as a complication of previous surgery, are presented.
A 20 years old male patient presented with abdominal pain. History revealed that he had been operated on four years previously after a diagnosis of retroperitoneal mass. Following histopathologic examination of specimens from excisional biopsy and aspiration of the mass, a lymphocele was diagnosed. Similarly following abdominal ultrasound and computed tomography, a retroperitoneal lymphocele was diagnosed. Ultrasound guided drainage of the lymphocele was performed, however, on recurrence, the mass was totally excised. Total surgical excision of lymphocele is the preferred method of treatment, rather than aspiration, percutaneous drainage and sclerotherapy, because it has the lowest rate of recurrence.

LookUs & Online Makale