ISSN: 2149-2247 | E-ISSN: 2149-2549
ERCİYES MEDICAL JOURNAL - Erciyes Med J: 28 (2)
Volume: 28  Issue: 2 - 2006
ORIGINAL ARTICLE
1.The N2 Wave of Event-Related Potentials Reflects the Novelty of the Eliciting Stimuli
Tolgay Ergenoğlu, Atilla Uslu, Mehmet Ergen, Bora Reşitoğlu, Hüseyin Beydağı, Tamer Demiralp
Pages 49 - 56
Amaç: Bilişsel elektrofizyolojideki yenilik (novelty) paradigması, klasik bir oddball paradigmasındaki standart ve hedef uyaranlar arasına beklenmedik ve sürekli değişen tipteki hedef olmayan yeni (novel) uyaranların serpiştirilmesiyle, yeni uyaranların beyin elektriksel aktivitesi üzerindeki etkilerinin incelenmesini sağlayan bir deney tasarımıdır. Yenilik paradigması sırasında elde edilen tipik olaya ilişkin potansiyel (OİP) bileşeni hedef olmayan yeni uyaranlara karşı ortaya çıkan bir N2-P3a kompleksidir. Bu çalışmamızda, yeniliğin saptanmasında daha belirleyici olan OİP bileşenini tespit etmeyi amaçladık.

Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza gönüllü olarak katılan 10 sağlıklı denekten, uluslar arası 10/20 sistemine göre yerleştirilen 9 elektrod bölgesinden görsel OİP kaydı aldık. Değişken uyaranların çeldirici hedef olmayan uyaran olarak değil hedef olarak tanımlandığı yeni bir deneysel paradigma kullandık ve bu paradigmada değişken hedeflerle oluşan OİP'leri yenilik paradigmasındaki hedef olmayan değişken uyaranlara ve sabit hedef uyaranlara karşı elde edilen OİP'lerle karşılaştırdık.

Bulgular: Elde ettiğimiz veriler P3 potansiyelinin hem uyaranların değişkenliğinden hem de hedef olup olmamasından etkilendiğini göstermektedir. Buna karşın, değişken hedeflerle elde edilen N2 potansiyeli ise değişken çeldiricilerle elde edilenden farksız, sabit hedeflerle elde edilenden anlamlı derecede daha büyük genlikli bulunmuştur.

Sonuç: Hem değişken hedef hem de değişken çeldirici uyaranlara karşı oluşan büyük genlikli N2 dalgası gerçek anlamda uyaranların yeniliğini gösteren OİP bileşenidir.
Purpose: The typical novelty paradigm in cognitive electrophysiology is an experimental design, in which the effects of novel stimuli on brain electrical activity are measured using unexpected and ever-changing novel non- target stimuli interspersed in the set of standards and targets of the classical oddball paradigm. The typical event-related potential (ERP) component obtained during the novelty paradigm is a N2-P3a complex occurring in response to novel non-targets. The aim of present study is to determine more specific ERP component for detection of novelty.

Material and Methods: We recorded visual ERP from 9 electrode sites (international 10/20 system) on ten healthy volunteer subjects participated in our study. We applied a new experimental paradigm, in which novel stimuli were placed as task-relevant targets instead of being distracting non-targets, and we compared the ERPs elicited with the novel targets in this paradigm both with those elicited by novel non-targets in the novelty paradigm and by constant targets in the standard oddball paradigm.

Results: Obtained data show that the P3 potentials were affected both by the novelty and the targetness of the eliciting stimuli. However, the N2 potential generated by the novel targets did not show any significant difference to the novel non-targets, and was significantly higher in amplitude compared with those of the ERPs to typical targets.

Conclusion: The greater N2 wave observed both in responses to novel targets and novel non-targets is the real index of the novelty of inducing stimuli.

2.Prevalence of Surgical Wound Infections Following Orthopedic Surgery at Erciyes University Hospital
Orhan Yıldız, Emine Alp, Fuat Duygulu, Bülent Aygen, Bülent Sümerkan, Mehmet Doğanay
Pages 57 - 64
Amaç: Erciyes Üniversitesi Hastanesinde ortopedik cerrahi girişim sonrası gelişen cerrahi alan infeksiyonlarının (CAİ) prevalansını ve ilişkili risk faktörlerini saptamak, etken mikroorganizmaları ve mortalite oranlarını belirlemek

Hastalar ve Yöntem: 21-27 Aralık 2003 tarihleri arasında bir haftalık prevalans çalışması yapıldı. Ortopedik cerrahi geçiren hastalarda CAİ'nin belirlenmesi ve sınıflandırılmasında ‘Center for Disease Control' (CDC) tanımlamaları kullanıldı. Tüm hastalar operasyon sonrası dönemde dört hafta süreyle izlendi ve gelişen CAİ kaydedildi. Hastaların tıbbi kayıtları gözden geçirildi ve 12 olası risk faktörü belirlendi. CAİ risk faktörlerinin tanımlamak için istatistiksel analiz yapıldı.

Bulgular: Çalışmaya alınan 60 hastanın sekizinde (%13.3) CAİ gelişti. Saptanan CAİ’nin hepsi yüzeyel insizyonel CAİ idi. CAİ gelişme riski operasyon öncesi yatış süresiyle (odds ratio [OR], 1.261; 95% confidence interval [CI], 1.100- 1.445; p=0.001) ve antibiyotik profilaksi süresiyle (OR, 1.197; 95% CI, 1.053-1.360; p=0.01) artmaktaydı. Staphylococcus aureus (%36.4) ve Pseudomonas aeruginosa (%27.3)CAİ gelişen hastalarda en sık saptanan mikroorganizmalardı.

Sonuç: Operasyon öncesi yatış süresinin uzun olması ve uzun süreli antibiyotik profilaksisi ortopedik cerrahi girişim sonrası CAİ gelişmesiyle bağımsız olarak ilişkili risk faktörleriydi. CAİ gelişmesine katkıda bulunan olası faktörlerin belirlenmesi ortopedik cerrahi geçiren hastalara en uygun hasta bakımının verilmesine, mortalitenin ve morbiditenin azalmasına katkıda bulunacaktır.
Purpose: To determine the prevalence of surgical site infections (SSIs) after orthopedic surgery at Erciyes University hospital and to identify associated risk factors, predominant infecting organisms and mortality rates.

Patients ad Methods: A week prevalence study was carried out between December 21st and December 27th, 2003. Center for Disease Control criteria were used prospectively to identify cases of SSI in patients who underwent orthopedic surgery. All patients were followed for a four weeks postoperatively and all SSIs were recorded. The complete medical records of each case were reviewed, and data on 12 possible risk factors were extracted. Statistical analyses were performed to identify the risk factors for SSIs.

Results: A total of eight postoperative SSIs were identified among 60 cases included in the study, with a resulting overall infection rate of 13.3%. Infection was limited to soft tissue in all cases. The risk of SSI was increased by the duration of preoperative hospitalization (odds ratio [OR], 1.261; 95% confidence interval [CI], 1.100-1.445; p=0.001) and duration of antimicrobial prophylaxis (OR, 1.197; 95% CI, 1.053-1.360; p=0.01). The predominantly isolated microorganisms in patients with SSIs were Staphylococcus aureus (36.4%) and Pseudomonas aeruginosa (27.3%).

Conclusion: In orthopedic surgery, longer duration of preoperative hospitalization and antimicrobial prophylaxis were independently associated with SSI after orthopedic surgery. Identification of the risk factors for SSIs will contribute to improve patient care and may decrease mortality and morbidity of orthopedic surgery patients.

3.Our Results of Pars Plana Vitrectomy in Patients With Proliferative Diabetic Retinopathy
Abdullah Özkırış, Kuddusi Erkılıç, Cem Evereklioğlu, Ertuğrul Mirza
Pages 65 - 70
Amaç: Proliferatif diabetik retinopatili (PDR) olgularda pars plana vitrektomi (PPV) sonuçları ve komplikasyonlarının değerlendirilmesi.

Gereç ve Yöntem: PDR komplikasyonları nedeni ile PPV uygulanan ortalama yaşı 53.5±13.6 yıl olan 53 hastanın 65 gözü çalışma kapsamına alındı. Tüm olgularda standart PPV sonrası arka hyaloid ve mevcut preretinal membranlar uzaklaştırıldı. Olguların ameliyat öncesi ve sonrası görme keskinliği, ön ve arka segment bulguları, takip süresi ve gelişen komplikasyonlar kaydedildi.

Bulgular: Olguların ortalama takip süresi: 13.6±9.2 ay idi. Vitre içi kanama olan olguların %94.4'ünde, traksiyonel retina dekolmanı olan olguların ise %83.3'ünde anatomik başarı sağlandı. Ameliyat sonrası olguların %81.5'inde görme artışı saptanırken, %18.4'ünde ise görme keskinliği sabit kaldı veya azaldı. Ameliyat esnasında en sık rastlanılan komplikasyonlar, retinal mikrokanamalar ve yatrojenik retina yırtığı oluşumu idi. Ameliyat sonrası erken dönemde en sık gözlenen komplikasyonlar ise geçici göziçi basıncı (GİB) yükselmesi ve rehemoraji idi, en sık gözlenen geç dönem komplikasyon ise katarakt gelişimi idi.

Sonuç: PDR'in komplikasyonlarının tedavisinde pars plana vitrektomi oldukça etkilidir, ancak bu tür olguların muhtemel komplikasyonlar yönünden sıkı bir şekilde takibi gereklidir.
Purpose: To evaluate the results and complications of pars plana vitrectomy (PPV) in patients with proliferative diabetic retinopathy (PDR).

Material and Methods: Sixty-five eyes of 53 patients with a mean age of 53.5±13.6 years who had undergone PPV for treatment of PDR complications were included in the study. In all eyes, posterior hyaloid and preretinal membranes were removed after standard PPV. Pre- and postoperative visual acuities, anterior and posterior segment findings, follow-up time and encountered complications were recorded.

Results: Mean follow-up time was 13.6±9.2 months. Anatomical success was achieved in 94.4% of patients with vitreous hemorrhage, and in 83.3% of patients with tractional retinal detachment. Postoperatively, visual acuity improved in 81.5% of eyes, remained stable or decreased in 18.4% of eyes. The most common intraoperative complications were retinal microhemorrhages and formation of iatrogenic retinal breaks. Transient intraocular pressure (IOP) elevation and re-hemorrhages were the most common complications in the early and cataract formation in the late postoperative period.

Conclusion: Pars plana vitrectomy is very effective in the treatment of PDR complications, but these patients should be closely followed up for possible complications.

4.Temporary Catheter Applications and Complications in Hemodialysis Patients
Erhan Atahan, Alptekin Yasım, Ahmet Taner Cantimur
Pages 71 - 76
Amaç: Böbrek yetmezliği olan hastalarda acil hemodiyaliz ihtiyacı için geçici hemodiyaliz kateterleri yaygın olarak kullanılmaktadır. Biz bu makalede geçici hemodiyaliz kateteri deneyimlerimizi yansıtmayı amaçladık.

Hastalar ve Yöntem: Kliniğimizde Ekim 2003-Haziran 2004 tarihleri arasında geçici hemodiyaliz kateteri takılan 50 olgu prospektif olarak incelendi.

Bulgular: Elli hastaya toplam 78 defa geçici hemodiyaliz kateteri takıldı. En sık giriş yeri 56 olgu ile internal juguler venlerdi. On olguda erken dönemde, 13 olguda ise geç dönemde komplikasyon gelişti. En sık görülen komplikasyon kateter disfonksiyonuydu.

Sonuç: Geçici hemodiyaliz kateterlerinin kullanımı yüksek komplikasyon oranı ile beraberdir. Bu yüzden hemodiyaliz gereken hastalarda en kısa zamanda kalıcı vasküler girişim yapmak gerekmektedir.
Objective: Temporary hemodialysis catheters are widely used in patients with renal failure for urgent hemodialysis. In this article, we aimed to reflect our experiences in temporary catheters.

Patients and Methods: In our clinic, 50 cases in which temporary hemodialysis catheter had been applied were evaluated prospectively from October 2003 to June 2004.

Results: Temporary hemodialysis catheters were inserted 78 times in 50 patients. The most frequent localization of insertion was internal jugular vein (n= 56). Complications occurred in early phase in 10 cases and in late phase in 13 cases. The most frequently seen complication was catheter dysfunction.

Conclusion: Temporary hemodialysis catheters are directly proportional with higher rate of complications. Hence, applying permanent vascular access is an urgent necessisty in patients requiring hemodialysis.

5.Primary Cutaneous Lymphomas: A Retrospective Evaluation
Ayten Ferahbaş, Yılmaz Ulaş, Serap Utaş, Bülent Eser, Özlem Canöz, İsmail Sarı, Olgun Kontaş, Mustafa Çetin, Ali Ünal
Pages 77 - 81
Amaç: Bu çalışmada primer kutanöz lenfoma tanısı ile Dermatoloji ve Hematoloji Klinikleri tarafından ortak izlenen hastaların demografik ve klinik özelliklerinin belirlenmesi amaçlandı.

Hastalar ve Yöntem: Ocak 1989-Haziran 2004 tarihleri arasında izlenen 34 hasta retrospektif olarak tanı, evrelendirme, tedavi ve klinik seyir açısından değerlendirildi.

Bulgular: Hastaların 12'si (%35.3) erkek, 22'si (%64.7) kadın olup, yaşları tanı aldıklarında 46.6 yıl idi. EORTC sınıflamasına göre bir hasta anjiosentrik lenfoma, bir hasta CD 30 (+) anaplastik büyük hücreli lenfoma ve geri kalan 32 hasta da mikozis fungoides olarak tanı aldı. İlk tanı tarihlerinde bu hastaların 15'i (%44.1) evre IA, yedisi (%20.6) evre IB, yedisi (%20.6) evre IIA, üçü (%8.8) evre IIB ve ikisi (%5.9) evre III olarak değerlendirildi.

Sonuç: Primer kutanöz lenfomalı hastaların yaşam süresini ve yaşam kalitesini doğrudan etkilediği için erken tanı hastalığın progresif seyretmesinin önlenmesi ve mortalite oranının düşürülmesi açısından önemlidir.
Purpose: In this study, we aimed to determine the demographic and clinical features of patients with primary cutaneous lymphoma.

Patients and Method: Thirty-four patients were evaluated in terms of diagnosis, staging, treatment and clinical progress retrospectively between January 1989-June 2004.

Results: There were 12 (35.3%) men and 22 (66.7%) women (mean age 46.6 years) at diagnosis. According to EORTC classification, 32 patients were diagnosed with mycosis fungoides, one patient was diagnosed with angiocentric lymphoma and one with CD30+ anaplastic large-cell lymphoma. Of the 34 patients, 15 (44.1%) were assessed to be at stage IA, seven (20.6%) at stage IB, seven (20.6%) at stage IIA, tree (8.8%) at stage IIB and two (5.9%) at stage III at the time of diagnosis.

Conclusion: Early diagnosis is critical to prevent progression of primary cutaneous lymphoma and to decrease mortality rate, because it directly affects the survival and quality of life of patients.

REVIEW
6.Human Skin Is An Extra-Pulmonary Site of Secretion of Surfactant Proteins
Orhan Kankavi
Pages 82 - 91
Surfaktant yüzey aktif materyal olup lipit ve proteinlerden oluşur ve akciğerlerde alveolar tip II pnömositler tarafından üretilir. Surfaktant, patojenlerin arındırılması ile adaptif ve immün hücre fonksiyonlarının düzenlenmesini artırır. Surfaktant proteinlerinin, insan deri dokusunda ve farklı oranlarda, epidermis, dermis, kıl folikülleri, ter ve sebumda bulunduğu yakın zamanda gösterilmiştir. Derinin bölgesel bariyer ve savunma mekanizmasında surfaktant proteinlerinin kritik moleküller olduğu gösterilmiştir. Derlemede sunulan veriler insan deri dokusunun surfaktant proteinlerinin, derinin bir bileşeni olarak salgılandığını göstermektedir. Bu derleme, surfaktant proteinlerinin derideki olası fonksiyonlarını tanımlamaktadır.
Surfactant is a surface active material composed of both lipids and proteins which is produced by alveolar type II pneumocytes in the lung. Surfactant enhances pathogen clearence and regulates adaptive and innate immune-cell functions. Recently, the presence of surfactant proteins in human skin, being found in variable amounts in epidermis, dermis, hair follicles, sweat and sebum was reported. These surfactant proteins show characteristics that may be critical to local barrier and defence functions of the skin. Review data demonstrates that human skin expresses surfactant proteins constitutively in skin tissue. This editorial describes the surfactant proteins and their possible function within the skin.

CASE REPORT
7.Giant Cell Fibroblastoma: Case Report
Aylin Orgen Çallı, Murat Ermete, Ayşegül Sarı, Aslı Akkalp, Ahmet Cemil Yıldız
Pages 92 - 95
Dev hücreli fibroblastom, nadir görülen fibrohistiositik bir tümör olup, başlangıçta dermatofibrosarkomun juvenil formu olarak tanımlanmıştır. Lokal cerrahi rezeksiyon sonrası, rekürrensler sık olmakla birlikte metastaz yaptığı bildirilmemiştir. Olgumuz 5,5 yaşında, uyluk ön yüz yerleşimli kitlesi olan kız hasta idi. Uygulanan immunohistokimyasal boyalarla ve histopatolojik özellikleri ile olgu “Dev Hücreli Fibroblastom” tanısı aldı. Olgu immunohistokimyasal özellikleri ile birlikte literatürler eşliğinde tartışıldı.
Giant cell fibroblastoma is a rare type of fibroblastic tumour, first described as a juvenil form of dermatofibrosarcoma. Although recurrences are common after local surgical resection, metastasis is not reported. In this study, a case of a 5.5 year-old girl child with subcutaneous mass on the anterior side of the thigh is reported. The immunohistochemical and histopathologic findings of giant cell fibroblastoma are reported in the light of the current literature.

8.Kimura's Disease (Case Report)
Demet Etit, Aslı Kahraman, Murat Doğan, Tuğba Doğruluk, Sinem Aydın Ergün
Pages 96 - 99
Kimura Hastalığı, subkutan dokuda tümör benzeri nodüllerle seyreden, özellikle baş-boyun bölgesinde yerleşen kronik inflamatuvar bir hastalıktır.
Lezyonların tipik ve sık görülen özellikleri, belirgin eozinofilik ve lenfositik infiltrasyon, vasküler proliferasyon ve fibrozistir. Ek olarak bu hastalık sıklıkla periferik kanda eozinofil artışı ve artmış serum IgE düzeyi ile birliktelik gösterir. Olgumuz 26 yaşında erkek hasta olup, sol parotis lojunda tekrarlayan lezyonları mevcuttur.
Kimura Hastalığının ayırıcı tanısında öncelikle ‘eozinofili eşlik eden anjiolenfoid hiperplazi' düşünülmelidir.
Kimura's Disease is a chronic inflammatory disorder which produces subcutaneous tumour-like nodules mainly in the head and neck region.
In this disease, the common and specific features are intense aggregations of eosinophils and lymphocytes, vascular proliferation and fibrosis. In addition, it is often accompanied by peripheral blood eosinophilia and elevated plasma IgE levels.
Our case is a 26 year-old man who had recurrent lesions on the left parotis region.
Angiolymphoid hyperplasia with eosinophilia must be considered in the differential diagnosis.

9.A Case of Neurobrucellosis with Subacute Meningoencephalytis And Papilledema
Füsun Ferda Erdoğan, Murat Gültekin, Ali Yılmaz, Ali Özdemir Ersoy, Ahmet Candan Durak
Pages 100 - 102
Brusella mellitens enfeksiyonu Türkiye'nin doğu ve güney doğu bölgelerinde endemik olarak görülmektedir. Ülkemizde yılda yaklaşık 18. 000 yeni vaka tespit edilmektedir. Brusella hastalarında santral sinir sistemi tutulumu nadirdir, insidansı % 1.7-10 oranında bildirilmiştir. Nörobrusellozun klinik tabloları arasında; subakut veya kronik meningoensefalit, kranial sinir tutulumu (en sık akustik sinir paralizisi), hemiparkinsonizm, kore, intrakranial hipertansiyon, miyozit, serebral abse, mikotik anevrizma ve spinal kord kompresyonu görülmektedir. Bu yazıda bilateral papil ödemi ile gelen bir nörobruselloz olgusunu sunduk. Olgu sunumunun amacı ülkemiz gibi brusella enfeksiyonun endemik olduğu bölgelerde papil ödemi ayırıcı tanısında nörobrusellozun önemini vurgulamaktır.
Brucella melitensis infection is endemic in the eastern and south-eastern Anatolia regions of Turkey. Around 18,000 new cases are reported annually in Turkey. Neurological complications of brucellosis are rare, with an incidence of 1.7-10%. It has varying clinical pictures: subacute or chronic meningo-encephalitis, cranial nerve involvement (acoustic nerve paralysis being commonest), hemiparkinsonism, chorea, intracranial hypertension syndrome, myositis, cerebral abcess, mycotic aneurism and compression of the spinal cord. We present a case with bilateral papilledema caused by neurobrucellosis. The aim of this case presentation is to draw attention to the importance of neurobrucellosis in the differential diagnosis of papilledema, especially in endemic regions such as in our country.

LookUs & Online Makale