ISSN: 2149-2247 | E-ISSN: 2149-2549
ERCİYES MEDICAL JOURNAL - Erciyes Med J: 27 (3)
Volume: 27  Issue: 3 - 2005
ORIGINAL ARTICLE
1.Radio Frequency Fistulotomy: A New Approach For The Treatment of Anal Fistula
Pravin J. Gupta
Pages 97 - 103
Amaç: Anal fistül tedavisinde kullanılabilen bir kaç tekniğin varlığına karşın, cerrahların çoğu klasik "lay open" tekniği (fistülotomi) tedavide altın standart olarak tercih etmeye devam etmektedirler. Bu çalışmada yazar, bir radyofrekans cihazı kullanarak gerçekleştirdiği fistülotomi tecrübelerini tanımlamaktadır.

Hasta ve Yöntem: Tanımlanan prosedürü gerçekleştirmek için bir Ellman radyofrekans jeneratörü kullanıldı. Bu retrospektif çalışmada 2 yıllık bir süreçte opere edilen ve daha sonra aynı süre boyunca takip edilen 188 anal fistül olgusunda gerçekleştirilen prosedür ve sonuçları tanımlanmaktadır.

Bulgular: Olguların iş yapamama sürelerinin ortalaması 5 gündü.Tam yara iyileşmesi 48 günlük (32-95 gün) bir süreci gerektirdi. Yedi hastada gecikmiş yara iyileşmesi saptanırken, hastaların hiç birinde anal inkontinans saptanmadı. Nüks / yetmezlik oranı çok düşük (% 2.2) olarak bulundu.

Sonuç: Radyofrekans cihazının kullanıldığı anal fistülotomi tekniği basit, güvenli ve uygun maliyetli bir prosedürdür. Hastanede kalma süresi kısadır, hastalar günlük yaşamlarına hızla dönerler. Postoperatif komplikasyonları ve nüks oranı diğer tekniklerle karşılaştırıldığında uygundur.
Purpose: While several techniques are available to treat anal fistula, the majority of surgeons continue to prefer the classical lay open technique [fistulotomy] as a gold standard in its treatment. In this paper, the author describes his experience of fistulotomy using a radiofrequency device.

Patients and Methods: An Ellman radiofrequency generator was used to perform this procedure. This retrospective study describes the procedure and its outcome in 188 patients of low anal fistula operated on over a period of 2 years and followed up for an equal duration thereafter.

Results: The mean duration of incapacity for work was 5 days. The complete wound healing took a mean period of 48 days [range 32-95 days]. While 7 patients had a delayed wound healing, none of the patients suffered from anal incontinence. The recurrence/ failure rate was very low (2.2%).

Conclusion: The technique of anal fistulotomy using a radiofrequency device is a simple, safe and cost effective procedure. The hospital stay duration is short, with an early return to work. Postoperative complications and recurrence rates are favorably comparable with other techniques.

2.Retinopathy of Prematurity: Results of 2 Years Follow Up
Ayşe Öner, Abdullah Özkırış, Tamer Güneş, Sarper Karaküçük, Kuddusi Erkılıç, Neşide Çetin
Pages 104 - 109
Amaç: Kliniğimizde takip edilen prematüre bebeklerde prematüre retinopatisi (PR) sıklığını ve seyrini belirlemek.

Hastalar ve Yöntem: Eylül 2001-Eylül 2003 tarihleri arasında Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri Bölümü Yeni Doğan Ünitesinde bulunan ya da Göz Hastalıkları kliniğine gönderilen 306 prematüre bebeğin takipleri gerçekleştirildi. Takipler sırasında bebeklerin doğum haftası ve doğum kilosu kaydedildi.

Bulgular: Takip edilen 306 prematüre bebeğin 64 (% 20.9) tanesinde prematüre retinopatisi gelişti. Retinopati saptanan bebeklerden 49 tanesi evre I, 13 tanesi evre II, 2 tanesi evre IV-V idi. Bebeklerin doğum ağırlığı 640-3900 (ortalama 1504.27 ±499.09 ) gr, doğum haftaları 26-37 (ortalama31.35±3.5 ) hafta arasında değişmekte idi.

Sonuç: Yeni doğan ünitelerindeki koşulların iyileşmesiyle birlikte bebeklerin yaşam şanslarının artması, PR görülme sıklığını arttırmaktadır. Otuz iki haftadan önce ve 1500 gramın altında doğan tüm prematüre bebeklerin PR açısından takibi yapılmalıdır.
Purpose: To investigate the incidence and development of retinopathy of prematurity (ROP) in premature infants followed up in our clinic.

Patients and Method: Three hundred and six infants who were primarily referred from the Prematurity Unit of Pediatrics department between September 2001-September 2003 were followed up. Gestational age and birth weight of the infants were recorded.

Results: ROP developed in 64 (20.9 %) of 306 infants. The distribution of ROP according to its stages was as follows: stage I in 49 infants, stage II in 13 and stage IV-V in two. The birth weight of the infants was between 640-3900 gr (mean: 1504.27 ±499.09 gr), gestational age was between 26-37 (mean: 31.35±3.5 weeks) weeks.

Conclusion: With better standards in premature units and with increased survival rate of low gestational age and low birth weight infants, the incidence of ROP also increased. All of the preterm babies with a birth weight under 1500 gr and a gestational age under 32 weeks should be followed for ROP.

3.Effects of Age On Open Field Parameters In Depression Developed Rats
Ayşegül Küçük, Asuman Gölgeli, Mustafa Arslan
Pages 110 - 114
Amaç: Çalışmamızda sıçanlara, deneysel depresyon modellerinden birisi olan davranışsal ümitsizlik testi uygulayarak, yaşın açık alan davranış parametrelerine etkisini araştırmayı amaçladık.

Gereç ve Yöntem: 10 adet genç ve 10 adet yaşlı erkek sıçana davranışsal ümitsizlik ve açık alan testi uygulandı. Davranışsal ümitsizlik testi öncesinde ve sonrasında hayvanlara açık alan testi uygulanarak davranış parametreleri test edildi.

Bulgular: Genç ve yaşlı sıçanlarda davranışsal ümitsizlik testi sonrası kaydedilen açık alan parametrelerinin hepsinde, ümitsizlik testi öncesi uygulanan açık alan parametrelerine göre azalma gözlendi. Ancak bu azalma yaşlı sıçanlarda istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Kaşınma ve defekasyondaki azalma genç sıçanlarda da anlamlı değildi (p>0.05).Yaşlı sıçanların açık alan test parametrelerinin hepsinde genç sıçanlara göre azalma gözlendi. İstatistiksel anlamlılık hayvanın lokomotor aktivitesini gösteren çizgi geçme sayısında ortaya çıktı (p<0.05).

Sonuç: Davranışsal ümitsizlik testi hem genç hem de yaşlı sıçanlar için bir depresyon modeli oluşturabilirken, genç sıçanların bu teste daha duyarlı olduğu, ayrıca yaşla davranış parametrelerinin azaldığı söylenebilir.
Purpose: We aimed to study the effects of age on open field parameters after the behavioural despair test, a depression model, in rats.

Materials and Methods: Ten young and ten adult male rats were used. Before and after the behavioural depression session, the animals were individually placed in the open field in order to evaluate behavioural parameters.

Results: After the behavioural despair test, all parameters in the open field decreased in both young and old rats, although these decreases were not statistically significant in the old rats (p>0.05). In addition, the decreases in grooming and defecation were not statistically significant in the young rats (p>0.05). All parameters increased in young rats compared to the aged rats in the open field. Statistical differences were found only in line crossings, the indicator of locomotor activity (p<0.05).

Conclusion: Behavioural despair test can be a depression model for both young and aged rats, although young rats were more sensitive than old rats in this test.

4.Evaluation of The Electrical Activity of The Brain In Children And Adult Uremic Patients
Abdulkadir Koçer, Hazma Yazman, Nurhan İnce
Pages 115 - 121
Amaç: Beyin fonksiyonlarını ortaya koyan bir ölçüm çalışması olan Elektroensefalografi (EEG), beyin strüktüründe değişikliğin gösterilemediği nörolojik rahatsızlıklarda özellikle önemlidir. Bu çalışmada EEG ile çocuk ve erişkin yaş grubu üremili hastalarda beyin fonksiyonlarını araştırdık.

Materyal ve Metod: 30 erişkin ve 27 çocuk hemodiyaliz hastasına ait EEG'ler değerlendirildi. Çocuk hastaların EEG değerlendirilmesinde yaşa bağlı gözlenebilecek değişiklikler patolojik olarak kabul edilmedi.

Sonuçlar: Hastaların %24.6'sında (n: 14) EEG incelemesi normal sınırlardaydı. Her iki yaş grubunda da en sık gözlenen EEG patolojisi yavaş dalga aktivitesiydi. Otuz erişkin hastanın 22(%73.3)'sinde EEG'de değişik anormallikler saptandı. Çocuk yaş grubunda 27 hastanın 21(%77.8)'inde anormal EEG paterni izlendi. Her iki grup normal ve anormal EEG bulgularının varlığı yönünden değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p=0.69). Anormal EEG değişiklikleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılığın olduğu tespit edildi (p<0.05).

Tartışma: Üremilerde erken dönem EEG'si genellikle normaldir veya hafif bir voltaj düşüklüğü görülür. Akut ensefalopatinin sona ermesinden sonra yavaş dalgalar kalıcı olabilir. Çocuklar daha çok etkilenirler ve erişkinlere kıyasla yavaş dalga patolojisi daha belirgindir.
Purpose: Electroencephalography (EEG) is a study showing cerebral functions and particularly important in neurological disorders where structural abnormalities in the brain cannot be demonstrated. Using EEG monitoring, we evaluated brain functions in pediatric and elderly population with uremia.

Material and Method: EEG recordings of 30 adult and 27 pediatric chronic renal failure patients under hemodialysis therapy were evaluated. During EEG evaluations of pediatric patients, age related changes observed by EEG were also recorded and not considered as pathologic abnormalities.

Results: In 24.6% of the patients (n=14), EEG results were within normal limits. The most frequently observed EEG abnormality was slow wave activity in both groups. Among thirty adult patients enrolled in the study, various abnormalities were observed in EEGs of 22 cases (73.3%). On the other hand, twenty one cases (77.8%) showed EEG abnormalities in children. When evaluated with respect to the presence of EEG abnormalities, a statistically significant difference was not detected between two age groups, shown in Table III (p=0.69). When adult and pediatric patients were compared, statistically significant differences were observed for EEG abnormalities (p< 0.05).

Discussion: In the early stages of uremia, EEG recordings are generally normal or decreases in amplitudes of potentials can be seen. After termination of acute encephalopathy, slow waves persist continuously. Children are more affected than adults in uremia, therefore slow wave abnormality in EEG is more prominent in comparison to adults.

REVIEW
5.The Impact of Probiotics and Prebiotics on Health
Neriman İnanç, Habibe Şahin, Betül Çiçek
Pages 122 - 127
Probiyotikler intestinal mikrobiyal dengeyi düzenleyen canlı mikroorganizmalar, prebiyotikler ise kolon bakterilerinin sayı ve aktivitelerini ve probiyotiklerin etkisini artıran, sindirilmeyen karbonhidratlardır. Son yıllarda yapılan çalışmalarda probiyotiklerin bakteriyel ve viral ishaller ile atopik hastalıklardan enflamatuar barsak hastalıklarına kadar birçok gastrointestinal sistem hastalığının tedavisi veya korunmada etkili olduğu gösterilmiştir. Prebiyotiklerin de immün sistemi uyarıcı ve kolonda karsinogenezisi inhibe edici etkileri belirlenmiştir. Bu derlemede probiyotik ve prebiyotiklerin beslenmedeki önemi vurgulanarak bu konuda yapılan çalışmalar özetlenmiştir.
Probiotics are living microorganisms that modulate the intestinal microbial balance and prebiotics are undigestible carbohydrates that enhances the number and activity of the colon bacterias and the effects of probiotics. Recent studies indicated that probiotics were effective in either preventing or treatment of several gastrointestinal system diseases such as bacterial and viral diarrhoea, atopic diseases, inflammatory bowel diseases. It is stated that prebiotics have properties which induces immune system and inhibits colonal carcinogenesis. In this review, the importance of probiotics and prebiotics in nutrition were emphasized and the studies on these topics summarized.

CASE REPORT
6.Pheochromocytoma Presenting with Polydipsia And Polyuria In A Child
Ali Baykan, Nazmi Narin, Mustafa Kendirci, Mustafa Akçakuş, Mustafa Küçükaydın, Tahir Patıroğlu
Pages 128 - 131
Feokromositoma çocukluk çağında nadir görülen tümörlerdendir ve farklı semptomları ile birçok hastalığı taklit edebilir. Hipertansiyon feokromositomada en sık bulgu olmasına rağmen, poliüri-polidipsi nadir ve ilginç semptomlardır. Bu yazıda tek taraflı feokromositomalı, ilk semptomu poliüri-polidipsi olan ve fizik muayenede hipertansiyon tespit edilen vaka takdim edilmiştir. Klinik ve laboratuar bulguları ile tanı konulan olguda cerrahi rezeksiyon sonrası bulgu ve belirtiler kayboldu. Multipl endokrin neoplazi (MEN) açısından aile bireyleri tarandı ve kız kardeşine de feokromositoma tanısı konularak opere edildi. Bu makale ile poliüri ve polidipsinin feokromositomanın ilk semptomları olabileceğini, ilk muayenede tansiyon ölçülmesinin önemini ve feokromositomanın ailesel olabileceğini vurgulamak istedik.
Pheochromocytomas are rare tumors in childhood and can mimic many unrelated diseases due to their various presenting symptoms. While hypertension is the most prevalent finding of pheochromocytomas, polyuria and polydipsia are rare and interesting symptoms. In this study we presented a child with unilateral pheochromocytoma, whose first symptoms were polyuria-polydipsia, and hypertension, which were important clues for pheochromocytoma. With the help of clinical and laboratory findings, patient was diagnosed as pheochromocytoma and referred to surgery; with the removal of the tumor the symptoms disappeared. When the family members were screened for multiple endocrine neoplasia (MEN) syndromes, a bilateral pheochromocytoma was diagnosed in his sister and she was also operated on immediately. In this article we emphasized that polyuria-polydipsia may be the first symptoms of pheochromocytoma in children, the importance of blood pressure measurement in initial physical examination and the familial pattern of pheochromocytoma.

7.Eccrine Poroma Located On Lateral Left Eyebow
Teoman Eskitaşcıoğlu, İfran Özyazgan, Hülya Akgün
Pages 132 - 135
Ekrin poroma, ekrin bezlerin intraepitelyal duktuslarından köken alan bening ter bezi tümörüdür. El ayası, ayak tabanı gibi akral bölgeler bu tümörlerin sık izlendiği bölgeler olmasına rağmen, bu tümörlerin vücudun farklı bölgelerinde ve kıllı alanlarda da ortaya çıkabileceği bildirilmiştir. Bu sunumda, sol kaş laterali yerleşimli bir ekrin poroma vakası, bu tür lezyonların baş-boyun bölgesinde sık izlenmemesi, malign dejenerasyon gösterebilme olasılıkları ve literatürdeki zıtlıklar nedeniyle sunulmuştur.
Eccrine poroma is a benign sweat gland tumor which arises from the intraepidermal portion of the eccrine sweat ducts. Although acral surfaces such as the palm and sole are common sites for these tumors, it has recently been reported that they may also appear in different locations and on hairy areas of the body. In this article, a case of eccrine poroma located on lateral left eyebrow was presented because of its rareness in the head and neck region, the possibility of malignant degeneration and conflicts in the literature.

8.A Case of Transverse Vaginal Septum Diagnosed During Labor
Yusuf Üstün, Yaprak Engin Üstün, Şahin Zeteroğlu, Güler Şahin, Mansur Kamacı
Pages 136 - 138
Transvers vaginal septum embriyonik vajinanın hatalı kanalizasyonu sonucu ortaya çıkmaktadır. Doğum sırasında tanısı konulan küçük bir orifise sahip transvers vaginal septum olgusu tanımlanmıştır. On sekiz yaşında, 28 haftalık gebeliğe sahip olgu kliniğimize preterm eylem bulgularıyla başvurmuş, yapılan pelvik muayene ve ultrasonografi ile mid-vaginadaki transvers septum tanısı konmuştur. Bu septum insize edildiğinde fetal başın vajende olduğu izlenmiştir. Eylemdeki bir hastada (Septumun)tanısının konması ve eksize edilmesi uterus rüptürünü önlemiştir.
Transverse vaginal septum is the result of faulty canalization of the embryonic vagina. We described a case of transverse vaginal septum with a small central aperture diagnosed during labor. An 18-years-old girl at 28 weeks of gestation presented to our obstetric department complaining of symptoms of preterm delivery. Pelvic and vaginal ultrasonography, with gynecologic examination established a diagnosis of transverse vaginal septum in mid- vagina. An incision in the vaginal septum allowed us to see the head of the fetus in the vagina. The diagnosis of transverse vaginal septum was confirmed during labor and excision of the septum prevented the uterine rupture.

LookUs & Online Makale