ISSN: 2149-2247 | E-ISSN: 2149-2549
ERCİYES MEDICAL JOURNAL - Erciyes Med J: 24 (4)
Volume: 24  Issue: 4 - 2002
ORIGINAL ARTICLE
1.Comparison of Urine Cytology With Histopathological Diagnoses And Determining Its Reliability
Özlem Canöz, Işın Soyuer, Figen Öztürk, Kemal Deniz
Pages 164 - 166
Amaç: Anabilim dalımızda incelenen idrar sitolojilerine verilen tanıların histolojik tanılar ile karşılaştırılması ve sitolojik tanıların istatistiksel doğruluk oranlarının saptanmasıdır.
Gereç ve Yöntem: EÜTF Patoloji AD'na tümör şüphesiyle gönderilen 265 idrar sitolojisi çalışma grubu olarak belirlendi.
Bulgular: Bu 265 idrar sitolojisinin 39'unda histolojik olarak mesane değişici epitel karsinomu tanısı koyulmuştur. Bu vakaların 17'si sitolojik olarak doğru tanı almıştır, 11'i ise sitolojik olarak şüpheli malign tanısı almıştır. 11 vaka sitolojik incelemede yanlış negatif olarak benign tanı almıştır. Bu sonuçlara göre sensitivite %71, spesifite %100, doğruluk %73 olarak bulunmuştur.
Sonuç: Çalışmamızda yanlış pozitif tanı verdiğimiz olgu yoktur. Yanlış negatif olgularımızın nedeni, materyalin hemen fiksatife koyulmaması, teknik nedenler ve klinik bilginin yeterince verilmemesi olabilir.
Purpose: Comparision of the urine cytology and histopathologic diagnoses and determining the reliability of cytologic diagnoses in the pathology department.
Material and Method: The study was carried out on 265 urine cytology specimens from patients with a suspicion of bladder carcinoma.
Results: Thirty-nine of 265 patients were diagnosed as transitional carcinoma. Seventeen of these cases were diagnosed correctly, and 11 of them were suspicious for malignancy with cytology. The sensitivity of urine cytology was 71%, specifity 100%, and accuracy was 73% respectively.
Conclusion: There was no false positive results in our study. We conclude that false negative results may result from technical causes, insufficient clinical information for pathologic examination and inadequate fixation of materials.

2.The Incidence of Accidents In Two Different Regions of Ankara Province
Sabahat Tezcan, Hilal Özcebe, Dilek Aslan, Nüket Subaşı, Nazan Yardım
Pages 167 - 173
Amaç: Kazalar ve yaralanmalar gelişmekte olan ülkelerde önemli halk sağlığı sorunları arasında yer almaktadır. Geçmişte yapılmış çalışmalara göre, yaklaşık 19 milyon kişi trafik, iş ve ev kazalarına bağlı olarak yeti yetersizliği ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Müdahale programlarının geliştirilebilmesi ve uygulanabilmesi için kaza nedenleri ve tiplerinin bilinmesi önemlidir. Bu çalışmada, Ankara ilinin farklı iki bölgesinde araştırma tarihinden iki hafta öncesinden itibaren meydana gelmiş olan kaza sıklığının ve tiplerinin belirlenmesi; sosyodemografik bazı özellikler ve ev kazalarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Araştırmalar kesitsel tipte olup "30 Küme Örnekleme" yöntemi kullanılmıştır.
Bulgular: Son iki hafta içinde herhangi bir kaza geçirme insidansı Bölge I'de % 5.1 iken Bölge II'de % 8.9 olarak hesaplanmıştır. Her iki bölgede de "ev kazaları" tüm kaza nedenleri arasında ilk sırada yer almıştır.
Sonuç: Müdahale programları kaza tiplerine göre yapılandırılmalıdır.
Purpose: Accidents and related injuries are very important public health problems in developing countries. Previous studies have shown that over 19 million people became disabled due to traffic, occupational and domestic accidents. It is important to know the causes and types of accidents for development and implementation of intervention programs. In this study, we aimed to determine the incidence and types of accidents within the previous two weeks and to evaluate some socio-demographic variables and home accidents in two different regions of Ankara.
Materials and Methods: The studies were designed as cross-sectional epidemiological studies in which the “30 Cluster Sampling Method” was used.
Results: The incidences of having any accidents within the past two weeks were 5.1 % in Region I and 8.9 % in Region II. In both Region I and Region II, "domestic accidents" were the leading cause of all accidents.
Conclusion: Intervention studies should be structured according to the types of accidents.

3.Use of Interferon Alpha In Patients With Metastatic Malignant Melanoma: A Retrospective Analysis
H. Şenol Coşkun, Özlem Er, Bülent Eser, Mustafa Çetin, Serdar Şıvgın, Mustafa Altınbaş, Ali Ünal
Pages 174 - 179
Amaç: Malign melanom kemoimmünoterapiye cevap veren, hızlı ve atipik klinik davranış sergileyen bir kanserdir. Bu çalışmada metastatik malign melanomda kemoimmunoterapinin etkinliği değerlendirildi.

Hastalar ve Yöntem: Kemoimmunoterapi alan 30 metastatik malign melanom olgusu retrospektif olarak değerlendirildi. Ondokuz hasta erkek, 11 hasta kadındı. Ortanca yaş 45.5 yıl (27-78) olarak bulundu.

Bulgular: Hastalığın primer yerleşimi; 11 ekstremite, 5 gövde, 3 anorektal bölge, 3 bas boyun, 2 oral mukoza, 2 göz idi. Dört olguda primer yerleşim yeri bilinmiyordu. Tedavi anındaki metastaz bölgeleri en sık %36.7 oranında karaciğer ve %23.3 oranı ile akciğerde bulundu. Hastalara ortanca 4 kür (2-6) kemoterapi uygulandı. Hastalardan 13'ü (%43.3) kemoterapi ile beraber interferon alfa kullandı. Kemoterapi olarak en sık dakarbazine ve fotemustin kullanıldı. İnterferon alan ve almayan gruplar arasında cinsiyet, yaş ve kemoterapi rejimlerinin dağılımı açısından fark yoktu. İnterferon grubunda üç, diger grupta iki olmak üzere toplam beş (% 16.7) hastada parsiyel cevap elde edildi, tam cevap saptanmadı. Yedi (%23.3) hasta stabil kalırken, 18 (%60) hastada progresyon gözlendi. İnterferon alan ve almayan grup arasında fark yoktu. Tüm hastalarda hesaplanan progresyonsuz sağkalım ve toplam sağkalım sırasıyla ortanca olarak 9±3.1 ay (%95GA 2.88-15.12) ve 12±3.2 ay (%95GA 5.82-18.18) olarak bulundu. İnterferon alan grupta progresyonsuz ve toplam yaşam süreleri daha uzun görülmekle beraber aradaki fark istatiksel açıdan anlamlı değildi.

Sonuç: Metastatik malign melanomda interferon alfa ve kemoterapi kombinasyonunu ile ilgili iyi sonuçlar olmasına karşılık, bizim hastalarımızda anlamlı fark bulunmadı.
Purpose: Malign melanoma has a rapid and atypical clinical course which responds to chemoimmunotherapy. In this study, the efficacy of chemoimmunotherapy in patients with metastatic malignant melanoma is evaluated.

Patients and Method: Thirty metastatic malignant melanoma patients treated with chemoimmunotherapy were evaluated retrospectively. Thirty-nine were male and 11 female. The median age was 45.5 years (27-78).

Results: The primary location sites of the disease were extremity (11), body (5), anorectal region (3), head and neck (3), oral mucosa (2) and the eye (2). The primary location of the disease in 4 patients was unknown. Metastatic sites during treatment were most frequently liver (36.7%) and the lungs (23.3%). A median of 4 cycles (2-6) of chemotherapy was administered. Thirteen of the patients (43.3%) had interferon alpha as well as chemotherapy. The most frequently used chemotherapeutic agents were dacarbazine and fotemustine. There was no difference in sex, age, and chemotherapy regimens between interferon administered and not administered groups. Partial remission was obtained in three patients in the interferon group and two patients in other group; totally five patients (16.7%). No complete remission was obtained. Seven patients (23.3%) had stable disease and 18 (60%) had progressive disease. There was no difference between the two groups. Progression free survival (PFS) and overall survival (OS) were calculated as (median) 9±3.1 months (95% CI 2.88-15.12) and 12±3.2 months (95% CI 5.82-18.18) respectively in all patients. PFS and OS were longer in interferon-administered group but this was not statistically significant.

Conclusion: Although there are good results with interferon alpha and chemotherapy combination in metastatic malignant melanoma, our results between interferon administered and not administered groups did not differ significantly.

4.Use of Propofol Alone Or In Combination With Alfentanil In Probe Curettage
Gülen Güler, Halit Madenoğlu, Hediye Velibaşoğlu, Günhan Gökahmetoğlu, Adem Boyacı
Pages 180 - 184
Amaç: Bu çalışmanın amacı, probe küretajda tek başına uygulanan propofol (P) ile propofol+alfentanil (P+A) kombinasyonunu hemodinamik stabilite, sedatif ve analjezik etkileri açısından karşılaştırmaktır.

Gereç ve Yöntem: Probe küretaj uygulanacak American Society for Anesthesiologist (ASA) I-II grubundan 42 kadın hasta rasgele iki gruba ayrıldı. Grup I hastalara 1.5 mg/kg P, Grup II hastalara ise 1.5 mg/kg P +10 Cg/ kg alfentanil (A) kombinasyonu uygulandı. Tüm hastaların başlangıç, işlem sırası ve sonrasında sistolik arter basıncı (SAB), diyastolik arter basıncı (DAB), kalp atım hızı (KAH) ve periferik oksijen saturasyonu (SpO2 ) değerleri ile apne ve derlenme süreleri kaydedildi.

Bulgular: Her iki grupta da indüksiyon öncesi ve operasyon esnasında SAB ve DAB değerleri benzer seyrederken (p>0.05), operasyon sonrasında P+A grubunda anlamlı olarak düşük bulundu (p<0.05). KAH ve SpO2 değerleri anlamlı değişiklikler göstermedi (p>0.05). Apne ve derlenme süreleri P grubunda P+A grubuna göre daha kısa bulundu (p<0.05).

Sonuç: Probe küretajda tek başına kullanılan propofol yeterli hemodinamik stabilite, sedasyon, analjezi sağlamakta ve etkisi daha hızlı sonlanmaktadır.
Purpose: The aim of the present study was to compare the haemodynamic, sedative and analgesic effects of propofol (P) alone or in combination with alfentanil (A) during probe curettage.

Material and Methods: A total of 42 women patients, American Society for Anesthesiologist (ASA) I-II, scheduled for probe curettage were randomly divided into two groups. The patients in Group I were given 1.5 mg/kg P, Group II: 1.5 mg/kg P, 10 Cg/kg A. Systolic blood pressure (SBP), diastolic blood pressure (DBP), heart rate (HR), peripheral O2 saturation (SpO2), were recorded before induction, during and after operation.

Results: No statistically significant differences were seen between the SBP and DBP measurements of the groups before induction and during operation (p>0.05), however, SBP and DBP were significantly lower after operation in the P+A group (p<0.05). There were no statistically significant differences between HR and SpO2 values between the two groups (p>0.05). Duration of apne and recovery were shorter in Group I than Group II.

Conclusion: We conclude that P used alone provided haemodynamic stability, sedation, analgesia and rapid recovery without the combination of opioids in probe curettage.

5.Comparison of The Effects of Two Different Types of Suture Material And Two Different Suturing Techniques On Late Postoperative Stenosis In Rabbit Trachea
Mehmet Bilgin, Bekir Tezcan, Kemal Deniz, Cemal Kahraman, Süleyman Balkanlı, Yiğit Akçalı, Fahri Oğuzkaya
Pages 185 - 193
Amaç: Trakea cerrahisi sonrası oluşan granülasyon dokusu ile birlikte darlığın, yetişkinlik döneminde oluşturabileceği pulmoner fonksiyonları azaltıcı etkisini en aza indirip, hayat kalitesini arttırmak için, en uygun sütür ve cerrahi tekniğin bulunmasıdır.

Gereç ve Yöntem: Bu deneysel çalışma Ocak 2001- Haziran 2001 tarihleri arasında Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Kalp ve Damar Cerrahisi, Patoloji Anabilim Dalı ve Deneysel ve Klinik Araştırma Merkezi'nde iki değişik sütür materyalinin ve iki değişik dikiş tekniğinin, gelişmekte olan tavsan trakeasında geç dönem iyileşme üstüne etkilerinin karşılaştırılması için her iki cinsten 24 Yeni Zelanda tavşanında yapıldı.

Bulgular: Cerrahide ölçülen ortalama trakeal alan 1.grupta 19.69±2.18 mm2, 2.grupta 15.33±2.69 mm2, 3.grupta 16.95±2.93 mm2 ve 4.grupta 9.01±2.64 mm2 olarak hesaplanmış ve istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Kontrol cerrahide ölçülen trakeal alanın, olması gereken trakeal alana oranı 1.grupta ortalama 0.78; 2. grupta 0.61, 3. grupta 0.69 ve 4. grupta 0.35 olarak bulunmuştur. Trakeal alan oranları açısından gruplar arasında istatistiksel olarak önemli fark bulunmuştur (p<0.05).

Sonuç: Çocukluk çağında yapılan trakeobronsial sistemin cerrahisi sonrası oluşan darlığın en az seviyede olması için trakeal rekonstrüksiyon ameliyatlarında emilebilir sütürlerin tek tek atılan dikiş tekniği ile uygulanması en iyi yöntem olarak görünmektedir.
Purpose: The authors aimed at determining the most suitable surgical technique and suture material in order to increase the quality of life and to decrease the surgical granulation tissue that impairs pulmonary functions by postoperative tracheal stenosis.

Material and Method: This experimental study was carried out on 24 New Zeland rabbits of both sexes. Effects of two different suture materials and two different surgical techniques on late recovery period were compared in the developing rabbit trachea.

Results: Average tracheal area were calculated as 19.69±2.18 mm2 in the 1st group, 15.33±2.69 mm2 in the 2nd group, 16.95±2.93 mm2 in the 3rd group and 9.01±2.64 mm2 in the 4th group. A statistically significant difference was found (p<0.05). The proportion of the tracheal area measured at control surgery to the optimal tracheal area was found as follows: 0.78 in the 1st group, 0.61 in the 2ndgroup, 0.69 in the 3rd group, and 0.35 in the 4th group. A statistically significant difference was found between the groups with respect to tracheal area proportions (p<0.05).

Conclusion: Our results suggest that absorbable sutures that are stitched intermittently are superior to other methods or materials for the tracheobronchial reconstruction operations carried out in the childhood period.

REVIEW
6.Rehabilitation of Knee Arthroplasty
Hüseyin Demirel, Mustafa Çalış
Pages 194 - 201
Artroplasti eklemin yeniden yapılandırılması işlemidir ve hastalıklı eklem dokularının eksize edilmesini, plastik ve metal materyallerle replasmanını kapsar. Artroplasti cerrahisi ortopedik girişimler içinde önemli bir yere sahiptir. Son yıllarda ağrıyı azaltmak ve hayat kalitesini artırmak için yapılan bu tür girişimler dramatik olarak artmıştır. Cerrahi tedavi yanında, böyle vakalarda rehabilitasyon çalışmalarının da önemi büyüktür. Komplikasyonların oluşmasını engellemek ve cerrahi sonrası en iyi sonuca ulaşmak için, replasman yapılan ekleme aşırı yüklenme olmaksızın günlük yaşam aktivitelerine erken dönüşümü sağlamak rehabilitasyonun en önemli amaçlarındandır. Rehabilitasyon tıbbında önemli yeri olan artroplastiyi ve özellikle de sık karşılaştığımız diz artroplastisi ve rehabilitasyonunu gözden geçirmeyi ve tartışmayı amaçladık.
Arthroplasty is a reconstruction procedure of a joint by the excision of damaged joint tissues and the replacement with plastic and metal materials. Arthroplasty surgery has an important role among orthopaedic procedures. Recently, the use of this procedure has grown dramatically, providing relief from pain and improving the quality of life. In addition to surgical procedure, rehabilitative trials are also important in these cases. Preventing development of complications, providing early return to daily life activities, and providing the best postoperative result without excessive weight-bearing to the replaced joint, are the most important goals of rehabilitation procedures. In this review, we discussed arthroplasty, which is an important topic in rehabilitation medicine, with a particular emphasis on the rehabilitation of knee arthroplasty.

7.Renal Hemodynamics And The Mediators In Sepsis
Mustafa Cankurtaran, Ahmet Kıykım
Pages 202 - 208
Sepsis, sıklığı giderek artan ve mortal seyreden klinik acil tablodur. Akut böbrek yetmezliği insidansı sepsiste %19, ağır sepsiste %27 ve septik şokta %51'dir. Sepsiste akut böbrek yetmezliği patogenezinde başlıca; sistemik ve lokal mediyatörler, nötrofil-endotel etkileşimleri, mikrovasküler trombozlar, renal hipoperfüzyon ve hiperfüzyon hasarı suçlanmıştır. Norepinefrin, anjiyotensin II, vazopressin sepsisteki önemli sistemik mediyatörlerdir. Lokal mediyatörler arasında ise başta tümör nekrosis faktör (TNF) olmak üzere, interlökin (IL)-1, adezyon molekülleri, serbest oksijen radikalleri, tromboksan-A2, prostaglandin (PG) E2, PGI2, lökotrienler, trombosit kaynaklı büyüme faktörü, endotelin, nitrik oksit ve adenozin vardır. Sepsis patogenezinde, renal kan akımı ve hemodinami de belirleyici faktörler arasındadır.
Sepsis is a clinical emergency with increasing incidence and mortality. The incidence of acute renal failure are 19% in sepsis, 27 % in severe sepsis, and 51% in septic shock. For the pathogenesis of acute renal failure during sepsis local and systemic mediators, renal hypoperfusion, reperfusion injury, neutrophil-endothel associations, microvascular thromboses are the involved mechanisms. Norepinephrine, Angiotensine II, and vasopressin are the systemic mediators. Local mediators are Tumor necrosis factor alpha, Interleukin-1, Prostoglandin-E2, Prostoglandin I2, Thromboxane-A2, adhesion molecules, leucotrienes, platelet derived growth factor, endothelin, and adenosine. Renal blood flow and renal hemodynamics during sepsis are the leading factors of “septic” clinic features and renal failure. Understanding the pathogenesis of sepsis and renal failure will lead to treatment of septic patients that have renal dysfunction.

8.The Importance of Folic Acid In Woman And Child Health
Nurten Budak
Pages 209 - 214
Yapılan araştırmalar yaygın doğum defektleri olan nöral tüp defektlerinin, folik asit yetersizliğiyle ilişkili olduğunu göstermekte ve bebeğin embriyonik dönemde yeterli folik asit alamamasının bu defektlerin oluşmasındaki en önemli neden olduğu kabul edilmektedir. Kadınların günde 400 mcg folik asit alması hastalığın oluşumunu önleyebilmektedir. Bu yazıda folik asit ve nöral tüp defektlerinin ilişkisine yönelik bilgiler derlenmiş ve özellikle doğurganlık çağındaki kadınlarda folik asit yetersizliğinin önlenmesi için ileri sürülen üç temel yaklaşım tartışılmıştır. Bunlar; kadınlar tarafından günlük beslenme kapsamında yeterli folik asit alımını sağlayacak bir diyetin tüketilmesi, besinlerin folik asit ile zenginleştirilmesi ve doğum öncesinden başlayarak folik asit preparatı verilmesidir. Sonuçta bir an evvel Türkiye için uygun yaklaşımları belirlememiz ve uygulamaya konulması yönünde girişimde bulunmamız gerekmektedir.
Research indicates that neural tube defects – common birth defects - are related to folic acid deficiency and it is accepted that inadequate folic acid intake of the fetus during embryogenesis is the most important cause. A daily intake of 400 mcg of folic acid by women may prevent the disease. In this article, relationship between folic acid and neural tube defects was summarized and three main approaches for the prevention of folic acid deficiency in women at childbearing age are discussed. These are supplementation and fortification of diet with folic acid in order to increase folic acid intake. Most appropriate approaches to overcome this problem in our country, Turkey, are also discussed.

CASE REPORT
9.Report of A Case of A Lung Abscess
Mehmet Totan, Melih Cevdet Çetinkaya, Özgür Sakarya, Şükrü Küçüködük
Pages 215 - 217
Akciğer absesi, pulmoner parankim yıkımı ve pürülan mataryel içeren kavite oluşumu ile sonuçlanan süpüratif bir süreçtir. Üç aylık kız bebek, ateş, öksürük ve solunum sıkıntısı şikayetleri ile başvurdu ve Pediatrik Enfeksiyon Servisine yatırıldı. Klinik, laboratuvar ve radyolojik incelemeleri sonucu akciğer absesi tanısı düşünülerek; meropenem, ampisilin ve klindamisin tedavisi başlandı. Tedavinin 28. gününde klinik, laboratuvar ve radyolojik iyileşme sağlandı ve taburcu edildi.
Lung abscess is a suppurative process resulting in destruction of the pulmonary parenchyma and formation of a cavity containing purulent material. A three-months-old female baby was admitted to Pediatric Infectious Diseases Clinic of Ondokuz Mayıs University, Samsun, with complaints of fever, cough, and respiratory distress. As a result of clinical, laboratory and radiological examinations, the diagnosis of lung abscess was made and the treatment with the combination of meropenem, ampicillin, and clindamycine was initiated. On the 28th day of the treatment, clinical, laboratory, and radiological improvement was obtained and the patient discharged from the hospital.

LookUs & Online Makale